Cuma, 24 Mart 2017

“Yahudi ve Hristiyanlar senden asla razı olmazlar!” – Muhammed Atta

İslamiyet’in yayılışı bazı bölgelerde tüccarların ve davetçilerin çabalarıyla olsa da, genel olarak fetihler yoluyla olmuştur. Mekke’nin fethinden Endülüs’ün fethine, Hindistan’dan Anadolu ve İstanbul’a kadar en kritik bölgeler fetih yoluyla alınmıştır. Zamanla bölge halkları, Müslümanların yaşayış tarzları ve davetleri sonucunda kendi seçimleriyle İslamiyet’i benimsemişlerdir. İslam davetinin ulaşmasının önündeki engelleri kaldırmak için yürütülen bu seferlere cihad diyoruz.

Ana hatlarıyla İslam tarihine bir göz attığımızda, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde gerçekleştirilen Tebuk Seferi, sonrasında Yermük Savaşı, İstanbul’un Fethi ve Viyana Kuşatması gibi en büyük savaşların Rumlara karşı yürütüldüğünü görürüz. İslam, doğu ve batı yönüne doğru büyük ilerlemeler kaydederken, kuzey yönünde mütemadiyen devam eden çatışmalar olmuştur.

1090’da başlayan Haçlı Seferleri’nin tümü Müslümanlara karşı yapılmıştır. Yürütülen bu savaşların ana saiki ise, dindir. En vahşi katliamlar bile dini kisvelere sokularak yapılmıştır. Kudüs, haçlılar tarafından işgal edildiğinde, üç gün içerisinde katledilen kırk bin insan din adına öldürülmüştür. Bush, askerlerini Irak’a gönderirken ‘bunun bir haçlı seferi olduğunu’ ilan etmiş, askerlerin motivasyonları papazların vaazlarıyla sağlanmıştır.

Tarihin tasnifi itibariyle Haçlı Seferleri belirli olaylarla sınırlı tutulsa da, bu saldırılar son yüzyılda daha sinsi yöntemlerle daha da belirginleşmiş ve vahşiliğinden de bir şey eksilmemiştir. 19. yüzyılda Batı’ya İngiliz-Yahudi medeniyetinin hâkim olmasıyla, İslam medeniyetine karşı yürütülen mücadele; fikir, ahlak, kültür gibi farklı alanlara kaydırılmıştır. Hilafetin ilgasından sonra başsız kalan Müslüman halkların dinlerinden uzaklaştırılmaları için birçok projeler hazırlanmış ve bu projelerin bazıları başarıyla uygulanmıştır.

Ancak çok köklü bir tarihi ve medeniyeti bulunması hasebiyle İslamiyet’in ortadan kaldırılması mümkün değildir. Uygulanan her proje sonrasında yeni davet ve tecdit hareketleri ortaya çıkmış, ümmeti bilinçlendiren âlimler, dinlerinden uzaklaşan halklara gerçek kimliklerini hatırlatmışlardır.

Batı’nın son dönemde İslam’a karşı yürüttüğü projelerden birisi de, Ilımlı İslam Projesi’dir. Wikileaks Raporları ve FETÖ olaylarıyla daha da belirginleşen bu projenin amacı: Ilımlı İslamcılarla, radikal diye adlandırdıkları samimi ve dinine bağlı diğer Müslümanlar üzerine baskı oluşturmaktır. Ancak iletişim araçlarının da yaygınlaşmasıyla, İslam âlimlerinin ve davetçilerinin tebliğleri ve bilinçlendirme çabaları bu girişimi başarısız kılmıştır. Başını ABD’nin çektiği Batı, son birkaç yıldır bu projenin başarısızlığına ve Müslümanların düşmanlarının ikiyüzlülüğü konusunda daha fazla bilinçlendiklerine tanıklık etmektedir.

Ilımlı İslam Projesi’nin başarısızlığı, Müslümanların bu projenin açıklarından istifade ederek İslam’ı doğuda ve batıda yayması, bu projenin iptal edilmesini ve yerine doğrudan İslam’a karşı mücadele edilmesi sürecine geçilmesini sağlamıştır. Bu süreç sonrasında ilke olarak benimsenen demokrasi, insan hakları ve medeniyet gibi tüm sloganlar unutulmaya başlanmıştır. Batı, gerçek yüzünü tekrar göstermeye başlamıştır.

Mısır’da demokratik seçimlerle başa gelen Mursi, kanlı bir askeri darbe ile devrilip yerine kukla Sisi getirildi. Tunus’ta İslam’dan her türlü ödünü veren Gannuşi’nin en-Nahda Partisi iktidardan uzaklaştırıldı. Cumhuriyet tarihi boyunca demokratik ilkelere en fazla bağlı olan AK Parti iktidarına karşı açık ve gizli olarak birçok darbe girişimlerinde bulunuldu. Eğer AK Parti hala iktidarda kalabiliyorsa, bunun nedeni sadece çok güçlü bir halk tabanı bulunuyor olması değildir; bunun yanında Batı için verdiği ödünlerin onları razı edecek seviyede olmasıdır. Muhammed Mursi’nin halk tabanı AK Partininkinden daha az değildi, ancak Mısır halkının ve İhvan’ın İslami prensiplere bağlılığı ve bilinçlilik oranı AK Parti tabanına göre çok daha ileri seviyedeydi. Örneğin İhvan’ın sloganı şöyledir: “Çözüm İslam’dır” Yöneticilerinin hepsi giyim kuşam, yaşantı ve duruş olarak İslami prensiplere bağlı kimselerdir. Buna karşın Ak Parti adeta demokrasi ve laikliğin savunucusu haline gelmiştir. Ak Parti’ye müsamaha gösterilmesinin başlıca nedeni, potansiyel olarak Batı için bir tehdit oluşturmamasıdır. Örneğin slogan olarak bile olsa Ak Parti’nin İhvan’ın sloganını kullanması çok uzak gözükmektedir; zira bu türden uygulamalara öncelikle kendi taraftarları karşı çıkacaktır.

Son Amerika seçimlerinde Trump’un başa gelmesiyle yeni bir sürece geçtiğimizi söyleyebiliriz. Artık İslam’a ve Müslümanlara karşı daha keskin tavırlar alınmakta, baskılar kurulmakta, çatışma zemini oluşturulmakta ve islamofobi gibi yeni kavramlar üretilmektedir. Hollanda’da yaşanan olaylar, sadece evet-hayır meselesi değil, ılımlı-radikal tüm Müslümanlara karşı takınılan tavrın netleştirilmesinin tezahürüdür. Durum biraz da el-Kaide’ye bağlı olmamakla birlikte cihad camiasından olan Ebu Musab es-Suri’nin, “11 Eylül’den sonra istesek de istemesek de hepimiz el-Kaide olduk” sözlerindeki gibidir. Bu süreçte İslami prensiplere göre yaşayan ve bunları savunan herkes, istese de istemese de radikal sayılacaktır.

Batı’nın bu türden tutumlarını netleştirmesinin karşısında takınılacak tavır; İslami değerlerden daha fazla tavizler vererek Batı’yı razı etmek adına daha fazla demokratikleşme ve laikleşme olmamalıdır. Ya da Rusya vb. Batı karşıtı bloklara biraz daha yakınlaşma gibi pasif tutumlarla yetinme olmamalıdır; zira bunların ilişkileri de salt çıkar ilişkisidir ve hiçbir zaman ihanetlerinden emin olunamaz. ‘Müslümanların ülkelerine girmesinin yasaklanması’, ‘başörtülülerin sokakta gezmesinin engellenmesi’ gibi argümanlarla seçim propagandalarının yürütüldüğü bir sürece giriyoruz ve bunların daha fazlasının gerçekleşmesi de o kadar da uzak gözükmemektedir.

Şunu bilmeliyiz ki, bizimle Batı arasındaki ilişki, çatışma ilişkisidir. “Eğer Allah’ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı.” (Bakara: 251) Ayette geçen (def) savma, çatışma anlamındadır. Yani Allah yolunda savaşan hak ehlinin batıl ehlini savması olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı.

Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır: “Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler.” (Bakara: 217) Bu ayet, küffarın hakkımızdaki tavırlarının ne olduğunu en net biçimde ortaya koymaktadır.

Müslümanlar olarak yapmamız gereken, fert olarak kendimizi ve etrafımızda bulunan yakınlarımızı, kaçınılmaz olarak yaklaşan bu çatışma hakkında bilinçlendirmek, bunun için hazırlık yapmak ve bu mücadelenin içinde olanları desteklemektir. Unutmamalıyız ki, bu mücadelede yer alacak olanlar, sadece bunun bilincinde olanlar ve bunun için hazırlık yapanlar olacaktır.

Muslim’in Ebu Hureyre’den (radiyallahu anh) rivayetinde, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Rumlar Âmak’a (ya da Dabık’a) inmedikçe kıyamet kopmaz. Onlara karşı Şam’dan Müslümanlardan bir ordu çıkar. O gün onlar yeryüzünün en hayırlılarıdır. Karşı karşıya gelip saf halini aldıklarında, Rumlar şöyle der: “Bizimle bizden esir alanların arasından çekilin, onlarla savaşacağız.” Müslümanlar şöyle der: “Allah’a yemin olsun ki hayır; sizinle kardeşlerimiz arasından çekilmeyeceğiz.”

Bunun üzerine onlarla savaşırlar. Müslüman ordusunun üçte biri hezimete uğrayıp geri çekilir; Allah asla onların tevbelerini kabul etmez. Üçte biri öldürülür; onlar Allah katında şehidlerin en faziletlileridirler. Üçte biri de zafer elde eder; onlar bir daha asla fitneye düşmezler. Sonrasında Kostantiniye’yi (İstanbul’u) fethederler. Onlar kılıçlarını zeytin ağaçlarına astıkları bir halde ganimetleri taksim ederken, şeytan şöyle bağırır: “Aileniz arasında Deccal çıkmış bulunmakta!” Deccal’ı karşılamak için yola çıkarlar. Ancak bu, yalan bir sözdür. Şam’a geldiklerinde ise, Deccal gerçekten çıkmış olur.”

Muhammed Atta

Küresel Analiz

BU HABERLER DE VAR!

Abdullah Muhaysini: “Tahrir Şam’ın başarısının ölçüsü”

Suriye’ye Esed rejimine karşı savaşan etkin gruplardan Şam’ın Fethi Cephesi, Ceyşu’s Sünne, Ensaruddin, Liva El …

Muhammed Atta’dan yeni analiz: “Dayton’dan Astana’ya”

Suriye sahasından yazan mütercim – yazar Muhammed Atta, Astana toplantıları hakkında bir yazı kaleme aldı. Muhammed …