Çarşamba, 22 Şubat 2017

İkame edilmesinin sahih olması için, muhatab tarafından hüccetin anlaşılmasının şart oluşu

İçerik: Meselenin akli ve nakli yönlerden beyanı, konu üzerindeki vehimlerin def’i, Necidli’lerin görüşünün tahkiki ve muhalif bidatçılara red

FEHMUL-HÜCCE BAHSİFEHMULHÜCCE BAHSİ

Günümüzde tevhid davetçileri arasında sorun oluşturan meselelerin başında hüccetin fehmedilmesi meselesi gelmektedir.

Dinin aslının tanımını yaparken sarfettiğimiz sözlerimizi hatırlarsanız orada hüccetin kaim olabilmesi, yarın ahiret gününde insanların elinde Allah tealaya karşı bir koz olmaması ve bu suretle cezayı hakettiği hususunda kendi aleyhine şahit olması için muhakkak hüccetin muhatap tarafından anlaşılması gerektiğini ifade etmiştik. Aksi halde azabın tahakkuku Allah tealanın Rahmaniyyeti ve adaleti ile çelişir. Ve yine ifade etmiştik ki, kişinin anlamaması, yani anlamayaması konusu, takatin üzerinde bir şey olduğundan bu tür durumlarda sorumlu tutulması şer’i açıdan da mümkün değildir. Çünkü ittifaken kişinin gideremediği acizlik durumlarında teklif düşer. Bu noktalar iyi anlaşılırsa eğer, kişinin terketmesi konusunda azabı hakedeceği hüccetin, mutlaka muhatap tarafından anlaşılması gerektiği de anlaşılmış olur Allah’ın izniyle. Bu husus, muhkem ve kati nassların ve selim aklın şüphe götürmez delaletleri ile bilinen birşey olmasına rağmen maalesef bazı davetçiler hala fehmuhüccetin şart olmadığını söyleyebilmektedirler. Bu kardeşlerin nasıl bir kader ve yaratıcı tasavvurları var anlamak mümkün değildir. Umarız Allah teala onları, kendisi hakkında barındırdıkları zann ile yargılamaz.! Ebu Hureyre ra nun naklettiği kudsi hadiste geçtiği üzere Allah teala şöyle demiştir:

أنا عند ظن عبدي بي

”Ben kulumun beni zannettiği gibiyim.”(Buhari ve Muslim)

Nitekim bu düşüncenin lazımına göre sırf kullarını cehennemde yansınlar diye yaratan bir ilah tasavvuru oluşmaktadır. Rabb tealayı tüm yakışmayan sıfatlardan tenzih eder, hatalarımızdan bağışlanma dileriz.
Sorunun oluşmasının aslı, ya nassların tümünü birarada değerlendirmemeye yada ilim ehlinin, sadece hüccete ulaşmakla hüccetin ikame edileceğini ifade eden sözlerindeki maksadı anlamamaya dayanmaktadır.
İşin aslına gelince: Fehmulhüccet yani nassı anlamak iki şekilde tahakkuk eder. Birincisi ”El-fehmul-mutlak” yani külli ve tam bir şekilde anlayarak fehmetmek şeklinde tahakkuk ederken, İkincisi ise ”Mutlakul-fehm” yani asgari bir şekilde fehmetmek şeklinde tahakkuk eder.
Birincisi olan külli ve tam bir şekilde fehmetmek hüccetin ikamesi için şart değilken, ancak ikincisi, yukarıda vurguladığımız üzere Allah tealanın adaletinin kemali gereği, hüccetin ikamesi için mutlaka gerekli bir şarttır.
Buluğul-hüccet ile, yani hüccetin ulaşması ile hüccetin ikame edileceğini söyleyen ilim ehli de ittifaken mutlakul-fehmin olması gerektiğini söylerler. İkame edilmesi konusunda sadece ”buluğul-hüccet” tabiri ile yetinmelerinin nedeni; Buluğul-hüccetten sahih bir buluğu kastettiklerindendir. Sahih olabilmesi için ise şüphelerden ve zannlardan arınmış olmalıdır. Aksi halde etrafını şüphe ve zannın çevrelediği bir hüccete, sahih bir hüccet denmeyeceği açıktır. Sıfatı bu şekilde sahih olan bir hüccetin buluğundan sonra ise herne kadar mesele
hakkında tüm yönleri külli ve tam bir fehm anlamındaki el-fehmul-mutlak hasıl olmasa da, asgari olarak davetçinin ne demek istediği anlamındaki mutlakul-fehm olarak hasıl olur. Buna göre alimler ”sadece buluğul-hüccet’le hüccet ikame edilir” derken, mutlakul-fehmin hasıl olduğu bir buluğu kastetmiş olmaktadırlar. Bunu böyle anlamak gerekir.
Hüccetin ulaşmasını yeterli görerek anlaşılmasına gerek olmadığını söyleyenlere şöyle deriz: Hüccetin ulşmasından kastınız nedir? Posta ile veya birilerinin elden teslim ederek muhataba ulaştırması mıdır? Mesela Kuran’ın dilini bilmeyen bir kavme bu şekilde bir hüccet ulaştırılsa, sözünü ettiğiniz buluğ, yani ulaşma gerçekleşmiş olur mu? Nitekim sizin tarifinize göre bu suretle ulaşan hüccet, terki konusunda azabı gerektiren hüccet olma konusunda yeterli olmaktadır. Buna ”evet” diyerek kabul etmeleri mümkün değildir.! Çünkü böyle birşeyi nakilden önce akıl reddeder. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak ”hüccetin, muhatap kavme dillerine terceme edilmek suretiyle işittirilmesi ile kaim olması gerekir” diyeceklerdir.
Nitekim nassları ve alimlerin mesele ile ilgili sözlerini iyi tahlil ettiğimizde, daima işitme olgusundan söz ettiklerini görülür.
Allah teala şöyle der:


وَإِنْ أَحَدٌ هِ منَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأجَِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ ا ه للِّ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأنََّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ

”Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelâmını işitinceye kadar ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.”(Tevbe-6)
Ayetteki ”Allah’ın kelâmını işitinceya kadar” ifadesi söz konusu hüccetin, işittirilmesinin gerekliliğinden bahsetmektedir.
Kişiye hücceti işittirmek ise ancak onun kullandığı dil ile olur. Bilmediği yabancı bir dil ile işittirilmesinin yeterli olacağını kimse söylemeyemez.! Buraya kadar ki kısım anlaşıldıktan sonra, hücceti kendi dili ile işitmesi gerektiğini kabul ettikleri halde, muhatabın söz konusu işittiği nassı fehmetmesini nefyetmeleri tezat olur.
Çünkü bu kişiye kendi dilinde hücceti götürüp işittirilmesindeki amaç, zaten onun fehmetmesini sağlamaktı. Aksi halde muhatabın diline terceme ettirilmesi anlamasız olur. Amaç olan fehmin hasıl olmasını nefyetmek, işittirilmenin maksadını nefyetmek olduğuan göre, bu durumda hücceti işittiği halde anlamayan ile, aslen hiç işitmediği için anlamayan kişinin arasında hiçbir fark kalmamış olur.
Allah teala şöyle der:


وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُ هِ كرَ بِآيَاتِ رَبهِهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا


”Rabbinin âyetleriyle kendisine hatırlatıldığ
ı halde onlardan yüz çeviren kişiden daha zâlim kim olabilir” (Kehf-57)


”Rabbinin âyetleriyle kendisine hatırlatıldığı halde…..”
Ayetin bu cüzünde hüccetin kaim olması için mutlakul-fehm’in, yani asgari fehmetmenin şart olduğuna delil vardır. Fehmettirilmek ise ayette de belirtildiği gibi tezkirle, yani hatırlatmakla olur.
Hücceti fehmetyi külli olarak nefyetmek, Allah tealanın adaleti ile çelişir. Onu tenzih ederiz.
Sonra şöyle de deriz: Allah teala işitme duyusunu anlayıp idrak etmemiz için yaratmıştır. Anlamayı nefyetmek, işitmenin kendisi için yaratıldığı de hakikati nefyetmeye çıkar. Madem işittirmek şart, o halde sorun işitmenin sıfatı, yani keyfiyeti konusunda olur. Yani nasıl ve ne şekilde bir işitme olduğu konusundadır. Bu durumda işitmenin hakikatini ele almamız icap eder.
Sanırım bunun anlaşılması, fehmetme hakkında işkalleri kaldıracaktır Allah’u a’lem.!
Şöyleki; İşitmenin manası, İşitilen şeyin idrak edilmesidir; El-mucemul-Maani’de şöyle geçer;


سمِع الصَّوتَ : أدركه بحا ه سة الأذن


”Sesi işitti demek: Onu kulak duyusu ile idrak etti demektir.”

İdrak etmek ise manasını anlamak, delaletlerinin arasını ayırmak, aklı ve anlayışı ile kavramak demektir.
Yine işitmekle ilgili şöyle geçer:


سَمِعَ الخَبَرَ : عَلِمَ بِهِ ، تَلَقَّاه ‘

‘Haberi işitti demek: Onu bildi, onu telakki etti demektir.”
Görüldüğü gibi tüm tariflerde işitmenin bilmeyi gerektirdiği ifade edilmektedir.
”Kişi bunu işitti” dendiğinde, işitilen söz konusu şeyi ilmen bilindiği anlaşılır. Aksi halde işitmiş olamaz. Bu açıdan işitmek, bilmek veya idrak etmek gibi olgular, aslında aynı şeyin isimleridirler. Aynı kaynakta bilmek fiili hakkında ise şöyle geçer:


عَلِم الشَّخصُ الخبرَ / علِمَ الشَّخصُ بالخبر : حصلتْ له حقيقة العِلْم ، عرفه وأدركه ، درى به وشعر


”Kişi haberi bildi demek: Ona, ilmin hakikati hasıl oldu, onu tanıyıp idrak etti ve bilip farkına vardı demektir.”
Fehm ile ilgili ise şöyle geçer:


رَجُلٌ فَهِمٌ : سَرِيعٌ الإِدْرَاكِ وَالإِحَاطَةِ بِالشَّيْءِ


”Fehim, yani anlayış sahibi kişi: Bir şeyi ihata etmesi ve idrak etmesi seri olan demektir”
İhata etmekten yani kuşatmaktan kasıt, o şeyin hakikat ve manalarını bilerek çepeçevre kuşatmak demektir. Bu ise, o şeyden maksadın idrak edilmek sureti ile anlaşılması ile olur.
Fehm maddesi hakkında yine şöyle geçer:


فهِم الأمرَ أو الكلامَ أو نحو ذلك : أدركه ، علمه ، أحسن تص ه وره ، استوعبه


”Kişi bir şeyi, bir kelamı vs anladı demek: Onu idrak etti, öğrenek bildi, kafasında o şeyin tasavvurunu güzel kurdu ve çepeçevre kuşattı demektir.”
Tüm bunlardan anlıyoruz ki; İşitme, ancak işitilmeye elverişli olan şeyin idrak edilerek bilinmesi sureti ile tahakkuk eder. Bu açıdan işitmekle bilmek birbirlerini gerektirmektedirler. Nitekim eğer idrak edemese, işitse bile böyle bir işitmeye işitmek denmez.
Buna göre Allah tealanın; ”Allah’ın kelamını işitinceye kadar” ifadesi, aslında ”Allah’ın kelamını fehmedip idrak edinceye kadar” demektir.
Görüldüğü gibi işitme, mutlaka fehmetmeyi gerektirmektedir. Nitekim her ikisinde de idrak etmek şarttır. İşitme; fehmetme araçlarından bir vesiledir. Maksat ve matlup gerçekleşemedikten sonra işitse ne olur işitmese ne? Nitekim birisine birşeyler söyledikten sonra devamında; duydun mu? veya İşittin mi? diye sorduğunda, bununla o kişinin anlayıp idrak ettiğini kastedersin. Aslında bu soru, Anladın mı? sorusundan farksızdır. Çoğu zaman o kişinin seni duyduğunu bildiğin halde böyle bir soruyu sorman, sorun ile o kişinin anlamasını kastettiğinin kanıtıdır.
Buraya kadar işitme ve fehmetme olgularını lugat ve akıl yönünden ele aldık. Bundan sonra meseleye şeri deliller ve ilim ehlinin sözleri ile ışık tutmaya geçebiliriz Allah’ın izni ile.
İbn Teymiyye rahimehullah yukarıda zikrettiğimiz Tevbe suresi Altıncı ayeti hakkında şöyle der:


قوله فأجره حتى يسمع كلام الله: قد علم أن المراد أنه يسمعه سمعا يتمكن معه من فهم معناه، إذ المقصود لا يقوم بمجرد
سمع لفظٍ لا يتمكن معه من فهم المعنى، فلو كان غير عربي وجب أن يترجم له ما يقوم به عليه الحجة ولو كان عربيا – –
وفي القرآن ألفاظ غريبة ليست لغته، وجب أن يبين له معناها، ولو سمع اللفظ كما يسمعه كثير من الناس، ولم يفقه المعنى
وطلب منا أن نفسره له ونبين له معناه، فعلينا ذلك وإن سألنا عن سؤال يقدح في القرآن أجبناه عنه، كما كان النبي إذا أورد
عليه بعض المشركين أو أهل الكتاب أو المسلمين سؤالاً يوردونه على القرآن؛ فإنه كان يجيبه عنه

”Allah’ın kelamını işitinceye kadar” sözünden murad; İşitince, aynı anda işittiğinin manasını anlayacağı şekilde bir işitmek demektir. Çünkü manasını anlamadan mücerred olarak lafzı işitmekle maksat hasıl olmaz. Eğer bu kişi Arap biri değilse, hüccetin kendisi ile ikame edileceği miktar terceme edilmelidir. Eğer aslen Arap biri ise, Kuran’da geldiği halde, kullandığı dilde kullanmadığı lafızlar olabileceğinden manalarının beyan edilmesi gerekir.
Eğer söz konusu lafzı duymuş ama, insanların bir çoğunda olduğu gibi manasını fıkhetmeden duymuş olduğu için, bizden açıklamamızı talep edince, ona manasını açıklamak üzerimize borç olur.
Eğer Kuran’da şaibe varmış zannı oluşmasına sebep olan şeyler hakkında sorular sorarsa mutlaka cevaplamamız gerekir. Bunun gibi soruları müşrikler, Ehli kitap veya bazı müslümanlar da Nebi sav e yöneltirlerdi de, Nebi sav cevap verirdi.”(El-Cevabu’s-Sahih/1-68)
İmam İbn Teymiyye’nin ayet hakkındaki bu tefsiri, yukarıda gerek lugat, gerekse de akli yönden takrir ettiğimiz noktalara adeta vurgu yapmaktadır. Bu ifadeler nerede ”Allah bu insanları yakmak için yaratmıştır, bu yüzden anlamalarına gerek yoktur” manasına gelecek akla, fıtrata, nakle ve lugata ters olan sözler nerede?
Aynı eserde bu nakilden bir kaç sayfa sonra ise şöyle demektedir:


وقد أمره الله تعالى أن يجير المستجير حتى يسمع كلام الله ثم يبلغه مأمنه، والمراد بذلك: تبليغ رسالات الله، وإقامة الحجة
عليه، وذلك قد لا يتم إلا بتفسيره له الذي تقوم به الحجة، ويجاب به عن المعارضة، وما لا يتم الواجب إلا به فهو واجب


”Allah teala müstecire, yani sığınma talep edene Allah’ın kelamını işitinceye kadar eman verilmesini, sonra gitmek istediği yere ulaştırılmasını emretmiştir. Bundan murad; Allah tealanın risaletini tebliğ etmek sureti ile hüccetini ikame etmektir. Hüccet ise bazen, tefsir ederek açıklama yapılmadan ve itirazlara cevap verilmeden ikame edilmeyebilir. Çünkü vacibin kendisi ile tamamlandığı şey de vaciptir.” (El-Cevabu’s-Sahih/1-72)
Nakildeki ”vacibin kendisi ile tamamlandığı şey de vaciptir.” ifadesindeki birinci vacipten kasıt hüccetin ikame edilmesinin gerekliliği iken, ikinci vacipten kasıt ise bunun sahih olması için, muhatabın anlayacağı dil ve tarzda, şüphelerini giderici, akli ve nakli delillerle donatılmış tatminkar beyandır. İmam İbn Teymiyye burada açıkça fehmedilmesi gerektiğine de vacip demektedir. Oysa günümüzde, Necid daveti alimlerininin sözlerinden telakki ettikleri yanlış anlayış dayanak yapılarak, fehmedilmesinin aslen bidat olduğu bile söylenmektedir.
Esasen İmamların, hususen İmam İbn Teymiyye’nin fehmul-hüccetin gerekli oluşunu ifade ettikleri sözleri pekçoktur. Yine bir başka yerde şöyle der:


وهكذا الأقوال التى يكفر قائلها ؛ قد يكون الرجل لم تبلغه النصوص الموجبة لمعرفة الحق ، وقد تكون عنده ولم تثبت عنده ،
أو لم يتمكن من فهمها


”Kişinin inkar etmekle kafir olacağı konulardaki kural, hep böyledir. Nitekim bazen kişiye hakkı bilmesini gerektirici nasslar ulaşmamış olabilir, bazen ulaşmıştır ama sahih olarak yanında sabit olmamıştır, veya o nassı aslen hiç fehmetmemiş de olabilir.” (Fetava/23-246)
Bu nakili bir çok kişi, başta hüccet ikamesinin gerekliliği konusu olmak üzere bir çok meselede delil olarak kullandığı halde, maalesef fehmul-huccet konusuna delaletini farketmemektedir.
Nakilde ki ”veya o nassı aslen hiç fehmetmemiş de olabilir” kısmında hüccetin fehmedilmesine açık birbiçimde delil vardır. Buna göre; kişinin tekfir edilmesine sebep olan bir amel, söz veya itikad sadır olmasına rağmen, söz konusu meselenin nehyedildiğine dair nass ulaşmış olması yeterli olmamakta, bilakis bizzat nassın delaletlerini anlaması da şart olmaktadır. Dolayısıyla ”Hüccet Kuran’da veya falan alimin kitabında mevcuttur, veya ben anlattım, haber verdim” demekle hüccetin ikame edildiğini söylemek mümkün olmaz.
Tenbih: Hüccetin ancak fehmedilmesi ile beraber ikame edilmesinin gerektiğini anlarsak eğer, tekfir etmeden evvel hüccet ikamesinin gerektiğini ifade eden tüm nakil ve delillerde, (hüccetin fehmedilmesi de kastedildiği için) fehmul-hüccetin hasıl olması gerektiğini de anlarız Allah’ın izniyle.
Buraya kadar anlattıklarımız, müslümanın dünya ahkamında tekfirini, ahirette ise azabı haketmesini gerektiren işitmenin sıfatına yönelik tanımlardır. Dolayısıyla; manasını ve delaletini tanımadan, anlamadan, farkına varmadan ve kavramadan işitmesinin hiç bir anlamı olmadığı açıklanmış olmaktadır. İnsanların akıl ve idrak seviyelerindeki hız aynı olmadığından, veya istidlal kabiliyetleri eşit olmadığından, külli ve eksiksiz olan el-fehmul-Mutlak’ın çoğu zaman tahakkuk etmeyeceği açıktır. Ancak, en asgari muhatabın kullandığı dil olması hasebi ile, kendisine yöneltilen lafızla ne kastedildiğini bilmek anlamındaki mutlakul-fehm, yani asgari olarak anlamak, kesinlikle tahakkuk etmelidir. Nitekim ceza, anlayıp idrak ettiği halde terkedildiğinde gerekir. Cezanın gerektiricisi olan şey terk fiilidir. Kişinin neyi terketmesi gerekğini bilmeden fiilinin gereği olan cezayı faile iliştirmek, rahmetinin gazabını geçerek herşeyi herşeyi kuşattığı Rabb tealanın şanından değildir. Onu tenzih ederiz. Birçok defa değindiğimiz gibi bu, Rasulleri göndermesinin hikmetiyle de çelişir.
Allah teala şöyle der:


رُّسُلاً مُّبَ هِ شرِينَ وَمُنذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى ا ه للِّ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ ا ه للُّ عَزِيزًا حَكِيمًا


”Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(Nisa-165)
Üstelik kişinin kafir olması aklen mümkün olmadığı gibi şeran da mümkün değildir.
Allah teala şöyle der:


أَفَرَأَيْتَ مَنْ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَُّّ عَلَى عِلْمٍ


”Arzularını kendine ilah edinmiş ve Allah’ın kendisini bir bilgi üzere saptırdığı kimseyi gördün mü”(Casiye-23)
Ayetin tefsiri hakkında müfessirler şöyle derler:


قال مقاتل: على علم منه أنه ضال


Mukatil dedi ki; ”Yani kendisinin dalalette olduğuna dair bilgi üzere”


قال ابن كثير : وأضله الله بعد بلوغ العلم إليه، وقيام الحجة عليه


İbn Kesir der ki; ”Allah teala ilmi ulaştırdıktan ve hücceti ikame ettikten sonra onu saptırdı demektir.”


قال أبوحيان الأندلسي : على علم من هذا الضال بأن الحق هو الدين ، ويعرض عنه عنادا


Ebu Hayyan el-Endülüsi der ki; ”Sapan bu kişinin din kesinlikle haktır şeklindeki bilgisiyle beraber Allah onu saptırdı” demektir.Bu suretle inat ederek ve bilerek yüzçevirmiş olmaktadır.”


قال ابن جزي :على علم من هذا الضال بأنه على ضلال ، ولكنه يتبع الضلال معاندة


İbn Cizi der ki; ”Dalalet sahibi dalalette olduğunu bildiği halde bile bile Allah onu saptırdır demektir. Bilmesine rağmen inat ederek dalalete tabi oluyor.”
Tüm bu tefsirlerde ifade edildiği gibi, azap ve tehdide müstehak olmuş tüm batıl ehli muhakkak üzerinde olduğu yolu bilmiştir. Ayetin Türkçe meallerine bakınca, ilmi Allah tealaya raci kılarak sanki bilen zat Allah teala imiş gibi mana verdiklerini gördüm. Aksine ilim, dalalet üzere olan kişiye racidir. Nitekim sözlerini naklettiğimiz müfessirler de kişiye raci ederek tefsir etmişlerdir. Buna dikkat etmek gerekir. Hüccetin anlaşılmasının gerekli olduğu aslına muhalefet edenler, genelde Necid menhecine tabi olan kişiler oldukları görülür. Bu menhece tabi olanların tutumlarına baktığımızda, tahkiksiz kör bir taklitten öteye kayda değer bir bilgi neredeyse bulamıyoruz.! Öyleki falan Şeyhin söylediği söz, üzerince icmâ edilmiş ve ancak fasıkların reddedeceği ilahi bir delilmiş gibi algılanmaktadır. Ancak ne varki, sözleri ile delillendirmede bulundukları kişilerin sözlerini bile çoğu zaman, sahih bir vech üzere anlamamaktadırlar. Fehmul-hüccetin şart olmadığını Necidli alimler bir çok yerde açıkça ifade etmişlerdir. Ancak onların sözleri tetkik edildiğinde, nefyettikleri fehmden kasıt, isbatı sadedinde olduğumuz ”lafzın sarih mana ve delaletlerini fehmetmek” anlamındaki fehm olmadığı, aksine müminlere hass olan diğer tür olan fehm olduğu görülmektedir. Muhammed bin Abdulvahhab şöyle der:

وأنكم تسألون عن هؤلاء الطواغيت وأتباعهم هل قامت عليهم الحجة أم لا، فهذا من العجب العجاب……………


”Siz bana şu tağutlar üzerine hüccet ikame edilmiş mi edilmemiş mi diye soruyorsunuz. Bu, gerçekten çok şaşılacak birşeydir………………” Devamında:

ولكن أصل الإشكال أنكم لم تفرقوا بين قيام الحجة وفهم الحجة فإن أكثر الكفار والمنافقين لم يفهموا حجة الله مع قيامها
عليهم كما قال تعالى: أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأنَْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلا

Asıl sorun şudur ki: Siz hücceti ikame etmekle hücceti fehmetmeyi karıştırıyorsunuz. İnsanların bir çoğu ve münafıklar ikame edildiği halde hücceti anlamamışlardır.! Allah teala bu konuda şöyle der: ”Sen onların bir çoğunun işittiğini veya aklettiğini mi sanıyorsun. Bilakis onlar hayvanlar gibi hatta daha da aşağı bir derecededirler.”(Furkan-44) (Resail/7-155) Bu naklin zahirine göre Muhammed bin Abdulvahhab hüccetin fehmedilmesini nefyetmektedir. Fehmin iki türü arasındaki fark ve konuya delil getirilen ayetleri birlikte gözönünde bulundurarak dikkatle incenlediğinde, buradaki fehmin isbatı sadedine olduğumuz fehmle alakası olmadığı görülecektir Allah’ın izni ile.
Şöyleki: İnsanoğlu aklı başında olduğu halde bu dünyada yaptığı şeylerin tümünü bilerek yapmaktadır. Yaptıkları fiillerden mesul olmasının temelinde, zaten bilinçli olarak yapması yatmaktadır. Baygın ve uykulu olma hâlinde veya deli ve çocuklardan yaptıkları tasarrufatlarda sorumluluğun kalmasının aslı, işte bu hakikate dayanmaktadır. Buna göre, doğru veya yanlış olsun tüm düşüncelerini, eylemlerini, arzularını ve isteklerini önceden zihninde tahakkuk etmiş olan bilgiye göre yaptığı anlaşılmış olur. Bu bilgi, hakikatte insanın mantık sahibi olması bakımından zaruridir. Bu bilgi, önce zihinde tahakkuk eder, sonra da edineceği fayda veya zararın hesabını yaparak kişi onu kalbe indirger. İşte kalpteki hidayet ve lazımı olan ameller, hakikatte sağlıklı bilginin kalbe indirgenmiş halinden doğmaktadırlar.
Bu sebepledir ki Allah Rasulü sav şöyle demiştir:


إن في الجسد مضغة ، إذا صلحت صلح الجسد كله ، وإذا فسدت فسد الجسد كله : ألا وهي القلب


”Cesette bir et parçası vardır ki; o doğrulursa tüm beden doğrulur, bozulursa tüm beden bozulur. Haberiniz olsun o et parçası, kalptir.”
Dikkat ederseniz beyin de bir et parçasıdır. Ve bilgi, kalpten önce zihinde oluşur. Buna rağmen Allah Rasulü sav ona değil, kalbe işaret etmiştir. Çünkü kalbe indirgenmemiş bilgi, kuru bir malumat olmaktan öteye geçmez. Eğer bilginin zihinde tahakkuk etmesiyle ıslah gerçekleşseydi, kendisine davet ulaşmış tüm kafirler muslih olurlardı.
O halde bilgi, eğer hariçte bir tesir oluşturmazsa, zihinde hasıl olan mücerred bir tasavvurdan öteye geçmez. Söz konusu tesirden maksadımız, bilginin gereği olan amellerdir.
Buna işaret eden seleften şöyle bir söz de nakledilir: ”İlim, hafızalarda ezberlenen birşey değil, bilakis Allah tealanın kalbe attığı bir nurdur.”
Bu sebepledir ki bazı ayetler; kafirlerin, bir yerde ”hakkı bildiklerini” bir başka yerde ise ”hakkı bilmediklerini” ifade etmektedirler.
Kafirlerin hakkı bildiklerini ifade eden ayetlerdeki bilmelerinden kasıt, bilginin soyut olarak zihindeki tasavvurudur. Hüccetin kaim olması için gerekli olan bu kısımdır. Burada cahil olan zihindir.
Hakkı bilmediklerini ifade eden ayetlerdeki bilmemelerinden kasıt ise, hakka boyun eğmemek ve hakka karşı büyüklenmek suretiyle bildiklerini kalplerine indirgememe halleri kastedilmektedir. Böylelikle kalp, zihindeki bilginin mucebince amel etmekten mahrum kalır. Burada cahil olan ise kalptir.
Herne kadar nitelikleri farklı olsa da, her iki bilmeme durumları cehalet olarak isimlendirilirler. Allah tealanın, günah işleme durumunu da cehalet olarak nitelemesinin sebebi buna dayanmaktadır. Oysa bu, bilgiden soyutlanma anlamındaki cehalet değildir. Bilakis bilginin kalbe hakkıyla inmemiş halidir. Eğer inseydi, bildiği ile amel eder, günah işlemezdi denmek isteniyor. Yani bu durumlarda cahil olan zihin değil, kalp olmuş olur.
İşte bu kısım, müteahhir tevhid davetçilerine müşkil gelerek, hüccetin ikamesi için fehmedilmesinin gerekli olmadığını söyleme hezeyanına düşmüşlerdir. Oysa bu, ilahi adaletle çelişir. Halbuki orada kastedilen cehalet, bilip tanıdıktan sonra gereğince amel etmemek suretiyle kalbin hidayetten yoksun olması anlamındaki cehalettir.
Muhatabın söylediklerini idrak etme anlamındaki zihinde oluşan bilgi ise, hüccetin kaim olması için muhakkak gereklidir. Aksi halde haklı olarak bilmediklerini öne sürerek, ahiret gününde Allah tealaya karşı ellerinde bir koz olur.


رُّسُلا مُّبَ هِ شرِينَ وَمُنذِرِينَ لِئَلا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى ا ه للّ حُجَّة بَعْد الرُّسُلِ وَكَانَ ا ه للّ عَزِيزًا حَكِيمًا


”Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(Nisa-165)
Zihindeki bilgiyi kalbe indirgemek suretiyle bildiklerinin mucebince amel etmek, sadece müminlere hass olan fehmdir. Zaten kafiri müminden ayıran nokta işte bu kısımdır. Kullandığı dil olması hasebiyle işittiği lafzın sarih delaletini anlamak suretiyle bilginin zihinde oluşması anlamındaki bilgi konusunda ise müminlerle kafirler müşterektirler.
Kafir kişi bilir fakat yüzçevirerek dine bağlanmazken, mümin kişi de bilir ve bildiğinin gereğini yapar.
Bu konuda İbn Teymiyye şöyle der:


وقال : } فمن يكفر بالطاغوت ويؤمن بالله فقد استمسك بالعروة الوثقى { فتبين أن الطاغوت يؤمن به ويكفر به . ومعلوم أن
مجرد التصديق بوجوده وما هو عليه من الصفات يشترك فيه المؤمن والكافر ; فإن الأصنام والشيطان والسحر يشترك في
العلم بحاله المؤمن والكافر . وقد قال الله تعالى في السحر : } حتى يقولا إنما نحن فتنة فلا تكفر فيتعلمون منهما ما يفرقون
به بين المرء وزوجه { إلى قوله : } ولقد علموا لمن اشتراه ما له في الآخرة من خلاق { فهؤلاء الذين اتبعوا ما تتلوا
الشياطين على ملك سليمان ونبذوا كتاب الله وراء ظهورهم كأنهم لا يعلمون يعلمون أنه لا خلاق لهم في الآخرة ومع هذا
فيكفرون . وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ


Allah teala der ki:
”Kim tâğûtu inkar eder ve Allah’a iman ederse, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur.”
Bu ayetten anlaşılmaktadır ki; Tağut, hem iman edilen hem de küfredilen birşeydir. Malumdur ki tağutun ve onun üzerinde olduğu sıfatların mevcudiyetini mücerred olarak tasdik etmek konusunda mümin ile kafir eşittirler. Nitekim putların, Şeytan’ın ve sihirin durumunu bilme konusunda mümin ile kafirin arasında bir fark yoktur. Allah teala der ki; ”Onlara biz imtihan için gönderildik, öğrenerek kafir olmayın demedikçe sihri öğretmezlerdi. Onlar ise bile bile karı ile kocanın arasının nasıl ayırılacağını bilerek onlardan öğreniyorlardı. Andolsun sihri öğrenerek dünyayı satın alanlar bunu yaparak ahirette hiç bir nasiplerinin olmayacağını biliyorlardı.”
Şu, Süleyman’ın mülkü aleyhine Şeytan’ın söylediklerine tabi olup, sanki bilmiyormuşcasına Allah’ın kitabını arkalarına atanlar varya, aslında ahirette
kendilerinin hiçbir payı olmayacağını biliyorlardı ama, bununla birlikte yine de kafir oluyorlardı. (Allah teala şöyle der) ”Andolsun sihri öğrenerek dünyayı satın alanlar bunu yaparak ahirette hiç bir nasiplerinin olmayacağını biliyorlardı.”(Kitabul-iman-558)
Yani bile bile geçici dünyevi şeyleri ahiret üzerine tercih ettiler. Mümin ise aynı şekilde bilir fakat, ilminin gereğiyle amel ederek yapmaktan kaçınır.
Allah teala Kuran’da bir çok yerde kafirlerin bile bile inkar ettikleri, kitap ehlinin peygamber efendimizi kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını ve Fravun’un bildiği halde sırf inat ve kibir sebebi ile inkar ettiğini söylemektedir.
Allah teala şöyle der:


وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ


”Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri hâlde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkâr ettiler. Ama bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.”(Neml-14)
Bu ayet, peygamberleri yalanlayanların, yalanladıkları şeyi pekâlâ bildiklerini ifade ediyor. Nitekim ayet, bu gerçeği ”hak olduklarını kesin olarak bildikleri hâlde” şeklinde ifade etmektedir. Aynı şekilde Kuran, geçmiş ümmetlerin bir çoğuna peygamberin gittiğini ve kimisinin bile bile iman etmediğini, bu sebeple bir çoğuna helak isabet ettiğini bildirmektedir. Eğer kafirler bunu anlamamış olsalardı ne azabı hakederlerdi ne de helakı.!
Bu anlattıklarımız ışığında, tüm kafir ve de azabı hakeden günahkarların, bilerek yollarını tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zaten bilmek esas olmasaydı Allah teala bizi bu dünyaya göndermezdi. Nitekim Allah teala ezeli ilminde kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini pekâlâ bilmektedir. Ancak her nefis, kendi aleyhine şahit olsun, ve azaba düçar olduğunda Allah tealaya karşı itiraz sunamasın diye buraya gönderildi. Tüm bu anlattıklarımız ışığında anlaşılmaktadır ki; Fehmetmek iki kısımdır. Birinci tür fehm: Kelimelerin delalet ve manalarını anlamak şeklinde zihinde tahakkuk eder. Bu, isbatı sadedin olduğumuz, ve hüccetin ikamesi için tahakkuk etmesinin zorunlu olduğu kısımdır. İkinci kısıma gelince; Bu, birincisinin üzerine ziyade edilen, delilin mucebince amel etme duygusu anlamındaki fehmdir. Bu ise, her hüccet ikame edilen hakkında tahakkuk etmesi gerekmeyen kısımdır. Ve bunun tahakkuku, kulun takatini aştığından, tamamen Allah tealanın tevfik ve ilhamına bağlıdır. Yani birinci tür fehim, zihinde hasıl olduktan sonra kulun kendi iradesi ile hakkı tercih etmesi üzerine ziyade edilen ilahi bir nurdur. Kulun takatinin aşması bu yöndendir. Herne kadar kulun takati üzerinde olsa da, hakka boyun eğmeyi irade ederek bunun hasıl olmasına sebep olmaktadır. Söz konusu ikinci kısıma isitita’e başlığı altında da değinilmektedir. İstita’e güç yetirmek, kadir olmak demek demektir. İstita’e de ikiye ayrılır: Birincisi fiilden öncedir. İkicisi ise fiille birliktedir. Mükellef olma konusunda şart olan istita’e, fiilden önceki birinci kısımdır. Aksi halde mükelleften teklif düşer. Nitekim acziyetin olduğu yerde vucubiyet olmaz.
İkincisine gelince: Mükellef olmanın bu kısımla ilgisi yoktur. Çünkü bu, birinci tür fehm olan kelimelerin manasının ve delaletlerini bilme anlamındaki fehmin üzerine ziyade olan, Allah tealanın kuluna bahşettiği özel hidayettir. Bu kısıma bazen hidayetin kısımlarını anlatan alimler de işaret etmektedirler. Bu kısmın tahakkukunda kulun bir dahli yoktur, aksine oluşması tamamen Allah tealanın tevfiki ve lutfuyladır. Buna ”hidayeti hassa” yani özel hidayet denmektedir. Gerek Muhammed bin Abdulvahhabın delil olarak getirdiği ayette, gerekse diğer bu türden olan ayetlerin tümünde kafirlerden nefyedilen fehm ve hidayet, aslında tam olarak işte bu ikinci tür olan fehmdir. Allah teala şöyle der:

مَا كَانُواْ يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُواْ يُبْصِرُونَ


”Çünkü onlar hakkı işitemiyor ve göremiyorlardı.”(Hud-20) Allah teala şöyle der:

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِهلْكَافِرِينَ عَرْضًا. الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاء عَن ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا


”Ve o gün, cehennemi, inkâr edenlere tam bir sunuşla sunmuşuz. Ki onlar, Beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi. (Kur’an’ı) dinleyemezlerdi.”(Kehf/100-101 İşitememelerinin manası kulakları duymayan sağırlar olduklarından değildir. Nitekim sağırlar mazurdurlar. Göremeyen körler de görmeleri gereken şeyleri görme konusunda mazurdurlar. Buradaki nefyedilen şey, gördükten ve işittikten sonra hakka yüzçevirdiklerinden dolayı elde edemedikleri özel hidayettir. Bir diğer ifade ile hakkı hakikati anlamış ve bilmişler ancak amel etmeye gelince hevaları galip geldiğinden söz konusu emri yerine getirmeye ve nehiyden kaçınmaya muvaffak olamamışlardır. Bu, tıpkı sigarayı bırakmayan kişinin ”bırakamıyorum” demesi gibidir. Aslında bırakabilir ama şehveti bu konuda ona galebe çalmaktadır. Yada herhangi bir hayır amelini, örneğin sabah namazını cemaatle kılmasını istediğinde ”yapamıyorum” demesi gibi… Halbuki yapabilmektedir. Nitekim dünyevi başka bir çıkarı olsa, o saatte mescidde hazır olurdu.! Bu da gösteriyor ki aslında yapabilmektedir. Ancak ne varki, önce kendisi hakkı talep ederek hareket etmelidir. Bundan sonra Allah teala ona azim, güç ve başarı vererek muvaffak ve muzaffer kılar. Bununla ilgili ise Allah teala şöyle der:

إِنَّ ا ه للَّ لاَ يُغَيهِرُ مَا بِقَوْمٍ حَ تَّى يُغَيهِرُواْ مَا بِأنَْفُسِهِمْ


”Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”(Ra’d-11) Allah tealanın ameli eda etmesi konusunda kula bahşettiği bu hidayete de fehm demesi, lafzın sözlük anlamından zihne tebadür eden maksadı anlamak olan fehm olduğu sanılmıştır. Buraya kadar anlatmak istediklerimiz iyi anlaşılırsa eğer, Muhammed bin Abdulvahhab’ın hüccetin ikamesi konusunda şart olmasını nefyettiği fehmden maksadın, isbatı sadedinde olduğumuz özetle; kelimeleri ve delaletlerini anlamak olan fehimle alakası olmadığı Allah’ın izniyle anlaşılır.
Nitekim onun, kafirlerden nefyedilen hidayeti hassa’ya delalet eden Furkan suresi 44. ayeti delil olarak getirmesi söylediğimiz şeye açıkça delalet etmektedir. Allah teala şöyle der: ”Sen onların bir çoğunun işittiğini veya aklettiğini mi sanıyorsun. Bilakis onlar hayvanlar gibi hatta daha da aşağı bir derecededirler.”(Furkan-44) Esasen bu türden ayetler Kuran’da çoktur. Bir türden bir diğer ayet Mülk suresi 10. ayetidir. Allah teala şöyle der:

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ


”Şöyle dediler: Eğer işitseydik veya akletseydik çılgın alevli ateşin içinde olmazdık.”(Mülk-10) Alusi rahimehullah bu ayetteki nefyedilen akıl ve işitmeden maksadın ne olduğunun beyanı sadedinde şöyle der:

ونفيهم السماع والعقل لتنزيلهم ما عندهم منهما لعدم انتفاعهم به منزلة العدم


”Bu kimseler, işitme ve akıllarını yaratıldıkları amaç yolunda kullanarak faydalanmadıkları için nefyederek, aslen yok hükmünde saydılar.”(Ruhul-Meani-mülk suresi 10. ayeti tefsirinden) Yani aslında akılları olmadığı için anlamadıklarından veya daveti işitmediklerinden değil, bilakis kendilerine gelen daveti işiterek ve akledip fehmettikleri halde yüzçevirdiklerinden, aslen aklı olmayan veya işitemeyenler menzilesinde sayılmışlardır. Çünkü bu durumda aklı olmayan ve işitemeyenlerden bir farkları olmamakta, hatta akıllı olduklarından, mucebince amel etmeme bakımından akılsızlardan daha aşağı konumda olmuşlardır. Esasen Muhammed bin Abdulvahhab’ın delil olarak getirdiği ayet de tam olarak bu anlamı ifade etmektedir. Allah tealanın onlar hakkında ”hayvanlar gibi hatta daha da aşağı bir derecededirler.” demesi işte bu sebepledir. Çünkü hayvan aslen akletmeye elverişli bir akla sahip olmadığından kınanmaz, ama insan buna sahip olduğu halde gereğini yapmadığından kınanmayı hakeder. Kınananların kınanmayanlara göre menzile bakımından daha aşağıda oldukları açıktır. En doğrusunu hiç kuşkusuz yüce Allah bilir. İbnul Kayyim her iki tür fehmetme olgusunu, altıncı mertebe ünvanı ile hidayet türlerinin arasında zikretmektedir. Şöyle der:


فصل المرتبة السادسة مرتبة البيان العام
وهو تبيين الحق وتمييزه من الباطل بأدلته وشواهده وأعلامه ، بحيث يصير مشهودا للقلب ، كشهود العين للمرئيات
وهذه المرتبة هي حجة الله على خلقه ، التي لا يعذب أحدا ولا يضله إلا بعد وصوله إليها ، قال الله تعالى وما كان الله ليضل
قوما بعد إذ هداهم حتى يبين لهم ما يتقون فهذا الإضلال عقوبة منه لهم ، حين بين لهم فلم يقبلوا ما بينه لهم ، ولم يعملوا به ،
فعاقبهم بأن أضلهم عن الهدى ، وما أضل الله سبحانه أحدا قط إلا بعد هذا البيان
وإذا عرفت هذا عرفت سر القدر ، وزالت عنك شكوك كثيرة ، وشبهات في هذا الباب ، وعلمت حكمة الله في إضلاله من
يضله من عباده ، والقرآن يصرح بهذا في غير موضع ، كقوله فلما زاغوا أزاغ الله قلوبهم ، وقولهم قلوبنا غلف بل طبع الله
عليها بكفرهم فالأول : كفر عناد ، والثاني : كفر طبع ، وقوله ونقلب أفئدتهم وأبصارهم كما لم يؤمنوا به أول مرة ونذرهم
في طغيانهم يعمهون فعاقبهم على ترك الإيمان به حين تيقنوه وتحققوه ، بأن قلب أفئدتهم وأبصارهم فلم يهتدوا له. فتأمل هذا
الموضع حق التأمل ، فإنه موضع عظيم
وقال تعالى وأما ثمود فهديناهم فاستحبوا العمى على الهدى فهذا هدى بعد البيان والدلالة ، وهو شرط لا موجب ، فإنه إن لم
يقترن به هدى آخر بعده لم يحصل به كمال الاهتداء ، وهو هدى التوفيق والإلهام


Altıncı mertebe, umumi beyan mertebesidir.
Bu; alamet, şahit ve delillerle hakkın batıldan temyiz edilmesidir. Öyleki kalp ona şahitlik eder. Gözlerin görülen şeylere şahitliğinde olduğu gibi. Bu mertebe, Allah tealanın kulları üzerindeki yegane hüccetidir. Kişi ona ulaşmadığı sürece Allah teala ona azapta etmez, saptırmaz da. Allah teala şöyle der: ”Allah, kendilerine sakınacakları şeyleri beyan etmeden, hidayet ettiklerini saptırmaz.” Bu saptırma, kendilerine hakkı açıkladıktan sonra açıklanan beyanı kabul etmedikleri ve onunla amel etmedikleri zaman Allah tarafından onlara vaki olur. Bunun üzerine Allah teala hidayetten saptırmak sureti ile onları cezalandırır. Allah teala, kendisine bu beyanın ulaşmadığı hiç kimseyi saptırmaz.
Eğer bunu anlarsan kaderin sırrını anlar, bu konuda şek ve şüpheler senden zail olur. Ve Allah tealanın kullarından saptırdıklarını neden saptırdığı konusundaki hikmetini anlarsın. Kur’an bunu birçok yerde açıkça beyan etmektedir. Tıpkı şu ayette olduğu gibi: ”Ne zaman ki saptılar, Allah da kalplerini saptırdı” (Saff-5) “Kalplerimiz örtülüdür” demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur.”(Nisa-155) ayetlerinde olduğu gibi.
Birincisi inat küfrü iken, ikincisi mühürleme küfrüdür. ”Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.”(En’am-110) Bu ayetlerin tümünde, yakin ile bildikten ve hakiki bir şekilde tahkik ettikten sonra imanı terketmeleri sebebiyle Allah teala onları cezalandırmıştır. Kalblerini ve gönüllerini ters çevirmiş ve bu suretle hidayeti bulamamışlardır. Bu konuyu iyi düşün, çünkü çok önemli bir noktadır. Allah teala şöyle der: Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”(Fussilet-17) Burada ki hidayet, beyan ve delalet etmekten sonraki hidayettir. Bu ise şarttır yoksa gerektirici değildir. Eğer bu hidayete bir başka hidayet bitişmezse sadece bununla kemal hidayet hasıl olmaz. Kemal hidayet ise tevfik ve ilham hidayetidir.”(Medaric-66) Cümlenin başında Umumi beyan dediği Allah tealanın kullara gönderdiği hüccettir. Nitekim devamında bunu kendisi şöyle ifade etmektedir: ”Bu mertebe, Allah tealanın kulları üzerindeki yegane hüccetidir.” Umumi olarak isimlendirilmesinin nedeni, anlaşılması ve tahkik edilmesi konusunda iman edenlerle kafirlerin müşterek olmasındandır. Bu açıdan
insanlar ve cinlerin tümüne yöneliktir. ”Kişi ona ulaşmadığı sürece Allah teala ona azapta etmez, saptırmaz da.” demesi bu yüzdendir. İbnul Kayyim’in ”Bu saptırma, kendilerine hakkı açıkladıktan sonra açıklanan beyanı kabul etmedikleri ve onunla amel etmedikleri zaman Allah tarafından onlara vaki olur.” sözü, hak kendilerine açıklandıktan sonra vaki olan sonuca değinmiştir. Açıklandıktan sonra açıklanan şeyi anlamaları gerektiğine ise; ”Bu ayetlerin tümünde, yakin ile bildikten ve hakiki bir şekilde tahkik ettikten sonra imanı terketmeleri sebebiyle Allah teala onları cezalandırmıştır.” ifadesiyle vurgulamıştır. O halde sadece beyan edilmesi yetmemekte, aksine beyan edilen hüccetin fehmedilmesinin de gerekli olduğunu söylemektedir. Hüccetin ikame edilmesinin sahih olması için bu kısmın olmazsa olmaz olduğunda esasen hiç bir ihtilaf yoktur. Bu, birinci tür fehmetmedir. İkincisine hakkında ise devamında şöyle demişti: ”Allah teala şöyle der: Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”(Fussilet-17) Burada ki hidayet, beyan ve delalet etmekten sonraki hidayettir.” Son ifadesinde hidayetin ikiye ayrıldığını söylemektedir. Bu ise, baştan beri hidayet arasında yaptığımız taksimi desteklemektedir. Demek oluyor ki, hidayet hem beyan ve delalet etme anlamındaki genel hidayet, hem de bundan sonra mucebince amel etmek anlamındaki hass hidayet olmak üzere ikiye ayırılmaktadır. Semud’a gösterilen birinci hidayetten kasıt, işte beyan ve delalet etme manasındaki umumi hidayettir. Bundan sonra vaki olan hidayetten kasıt ise körlüğü kendisine tercih ettikleri hass hidayettir. Bu açıdan bu, birinci hidayet olan umumi hidayetten farklılaşmaktadır. Devamındaki ”Bu ise şarttır yoksa gerektirici değildir.” derken hüccetin kaim olması için şarttır demektir. Bir diğer ifade ile; lafzın sarih delaletlerini fehmetme anlamındaki hüccet, hüccetin ikamesi için şarttır demek isteniyor. ‘gerektirici değildir’den kasıt ise, hücceti anladıktan sonra, gereği olarak hakka boyun eğmek anlamındaki hidayeti herzaman ‘gerektirici değildir’ demektir. Nitekim hücceti işiten her kafirin müslüman olması gerekmemektedir. ”Eğer bu hidayete bir başka hidayet bitişmezse sadece bununla kemal hidayet hasıl olmaz. Kemal hidayet ise tevfik ve ilham hidayetidir.” sözündeki birinci hidayetten kastı, yine kafirlerle müminlerin eşit olduğu fehm hidayetini kastetmektedir. İkinci hidayetten kasıt ise sadece müminlere hass olan ikinci tür fehm hidayetidir. Buna ise şu sözü ile değinmiştir; ”Kemal hidayet ise tevfik ve ilham hidayetidir.” Muhammed bin Abdulvahhab’ın nefyettiği hidayet, müminlere hass olan işte bu kısımdır. Dolayısıyla onun sözleri, kafirlerle müminlerin ortak oldukları umumi açık ve anlaşılır hücceti nefyetmeye haml edilmesi hata olur. Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılmaktadır ki, birinci tür fehim, Allah tealanın kulları üzerindeki umumi hücceti olduğundan asla nefyedilemez. Bu suretle, kafirlerin gerek bilmemelerini, gerek göz, kulak ve kalplerine mühür vurulduğunu ifade eden ayetlerde anlatılmak istenen bildikten sonra hakka teslim olmadıkları için nefyedilen kalp hidayetidir. Bu türden Kurani usluplara hakim olmak için İbnul Kayyim’in söz konusu Medaricu’s-Sâlikin adlı kitabını şiddetle tavsiye ediyoruz. Kişinin bilememesi durumu takatini aşan bir durum olduğundan, bunun teklife engel olduğunu söylemiştik.

Allah teala şöyle der:

حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ ا ه للِّ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِ مْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ


”Sonunda kendilerine melek elçilerimiz, canlarını almak için geldiğinde, “Hani Allah’ı bırakıp tapınmakta olduğunuz şeyler nerede?” derler. Onlar da, “Bizi yüzüstü bırakıp kayboldular” derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.”(A’raf-37) Kişinin kendisinin dünyada kafir olmasına şahitlik etmesi, ancak kişinin gerçekten kafir olmasıyla olur. Kafir olması için ise inkar ettiğini bilerek inkar etmesi gerekir. Aksi halde hata sahibi olur inkarcı değil.! Tüm buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılmaktadır ki; Hüccetin fehmedilmesinden maksadın hangi tür fehmetmek olduğu konusu, fehmin iki türü arasındaki ayrıma dikkat edilerek defedilebilir. Bu ayrıma dikkat edilmemesi sebebiyle, Muhammed bin Abdulvahhab’ın bu türden sözleri sonrakiler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Bu ihtilafı Muhammed bin Abdulvahhabtan çok etkilenmiş biri olan mütefekkir bir edip, Reşit Rıza aktarmaktadır. Şöyle der:

ومن لم يفهم الدعوة لم تقم عليه الحجة………….. و هذه المسألة أي: شرط فهم الحجة “قد اختلف فيها كبار علماء نجد – –
في مجلس الإمام عبد العزيز بن عبد ال ه رحمن بن فيصل آل سعود بمكة المكرمة فكانت الح ه جة لل ه شيخ عبد الله بن بلهيد.بأ ه ن
العبرة بفهم الحجة لا بمجرد بلوغها من غير فهم ، وأورد لهم نصا صريحا في هذا من كلام المحقق ابن القيم عليه رحمة الله
فقنعوا به


”Daveti fehmetmemiş kişiye hüccet ikame edilmiş olmaz. Bu konu, muasır Necid alimlerinin büyükleri arasında, Mekke’de Abdurraman bin Faysal Alus-Suud’un meclisinde de tartışıldı. Tartışmada Şehy Abdullah bin Büleyhid, anlaşılmaksızın mücerred olarak hüccetin ulaşmasına değil, bilakis fehmedilmesine itibar edilmesi gerektiği hususunda delilleri ile diğerlerine üstün geldi. Meselede, muhakkik İbnul Kayyim’in sarih sözlerini delil olarak sundu. Bunun üzerine hepsi buna ikna oldular.”(Raseil’un-Necdiyye/5-514-519) Reşid Rıza, bu oturumdan sonra orada hazır bulunan herkesin fehmetmenin şart olduğunda ittifak ettiklerini söylemektedir. Üstelik Muhammed bin Abdulvahhabın kastının hangi tür fehim olduğuna, bizzat kendi ifadeleri arasında da işareten değinilmiştir: Mesela şu sözü buna örnektir;

و ليس المراد بقيام الحجة أن يفهمها الإنسان فهما جليا كما يفهمها من هداه الله و وفقهه و انقاد لأمره


”Hüccetin ikamesinden murad; kişinin hücceti tıpkı Allah tealanın emrine bağlanan, amel etme konusunda muvaffak kılarak hidayet ettiği kişinin anladığı gibi net bir biçimde anlaması değildir.” Nakildeki ”Allah tealanın emrine bağlanan, amel etme konusunda muvaffak kılarak hidayet ettiği kişinin anladığı gibi” ifadesi, umumi davete icabetten sonra Allah tealanın
tevfiki ile ameli gerektiren hass hidayetten bahsettiğinin delilidir. Bu açıdan bu nakil, onun genel olarak mesele hakkındaki kapalı olan tüm cümlelerini tefsir etmiş oluyor. Muhammed Reşid Rıza bu söze şöyle yorum yapmaktadır:

هذا القيد الذي قيهد ال ه شيخ به الفهم هنا قد أزال اللهبس الذي يتبادر إلى الذههن من بعض اطلاقاته في مواضع أخرى و ا تهبعه فيه
بعض علماء نجد فصار بعضهم يقول بأن الحجة تقوم على النهاس ببلوغ القرآن وإن لم يفهمه من بلغه مطلقا وهذا لا يعقل
ولا يتهفق مع قوله تعالى : ومن يشاقق الرسول من بعد ما تبين له الهدى ويتبع غير سبيل المؤمنين نوله ما تولى ونصله
جهنم وساءت مصيرا


”Şeyhin fehmi kayıtladığı bu kayıt, mutlak olarak kullandığı diğer cümlelerin zahirinden zihne tebadür eden işkallerin tümünü izale etmiştir. Öyleki bu ıtlakatları anlamadıklarından bir çok Necid alimleri, hücceti anlamasalar bile mücerred olarak onlara ulaşmasıyla ikame edileceğini söylüyorlar. Oysa bu, akledilemez birşeydir. Üstelik Allah tealanın: Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”(Nisa-115) ayeti ile de uyuşmamaktadır.”(Raseil’un-Necdiyye/5-638) Nakildeki ”Şeyhin fehmi kayıtladığı bu kayıt” sözü ile kastettiği, Muhammed bin Abdulvahhab rahmetullahi aleyhin Allah’ın kendilerine hidayet verdikleri ile örneklendirme kaydına işaret etmektedir. Yani bu suretle fehmulhüccetin nefyedilmesine delalet eden tüm sözlerinden maksadının umumi fehm olmadığı, bilakis hidayet bulan kişilerde hasıl olan ikinci tür fehmin nefyedildiği kastedilmiş olmaktadır. Bu açıdan Muhammed bin Abdulvahhab, hüccetin fehmedilmesi ilgili diğer yerlerde gelen mücmel sözlerini, bizzat kendisi bu sözü açıklamış olmaktadır. Bundan sonra fehmulhücce’yi Muhammed bin Abdulvahhab’ın sözünü delil alarak nefyedenler, bu görüşlerinden dönmeleri gerekir.! Çünkü dayandıkları asıl çöktüğü için, üzerine bina ettikleri hüküm de çökmüş olur. Bir diğer husus, Muhammed bin Abdulvahhab’ın ikinci tür fehmi, hüccet ikamesi konusunda söz konusu etmesi uygun değildir. Uygunsuz yerde söz konusu etmesi, sonraki takipçileri arasında işkal oluşmasına neden olmuştur. Araştırmalarımız neticesinde fehmuhüccet ile ilgili söz eden alimlerin hiçbiri ikinci tür fehme değinmemişlerdir. Kendisi belki herne kadar böyle olmasını arzu etmemişse de, bu hatası, hata ettiği diğer meselelerde olduğu gibi kendisinden sonraki mutaassıplarının ayaklarının kaymasına sebep olmuştur. Tüm bu anlattıklarımız ışığında Muhammed bin Abdulvahhab’ın sözünü, içinde bulunduğu koşula ve onun maksadına uygun olarak en güzel birşekilde yorumlayacak olursak şöyle deriz: Kendilerine daha evvel hüccet ikamesi yapılmış kişilerin hakka icabet etmediklerini gören ashabı, hüccet ikamesi yapılmış kişilerin durumunda şüpheye düşerek tıpkı sahabelerin münafıklar hakkındaki ihtilafları gibi ihtilaf ettiler. Bir diğer ifade ile bu kişiler, sanki ikame edilen hüccetin tam olmadığını, dolayısıyla tekrar ikame edilmesi gerektiğini düşündüler. Muhammed bin Abdulvahhab ise bunun üzerine onlara şöyle dedi; ”Biz onlara hücceti ikame ettik, delilleri açıkladık, fehmettiler ve buna rağmen icabet etmeyerek yüzçevirdiler. Nitekim her davet ulaşmış kişi hakka icabet edecek diye birşey yoktur. Onların kendilerine ikame edilen hüccetin gereğine uyarak hakka imtisal etmemeleri, aslen hüccetin ikame edilmediğinden değildir. Bilakis, hüccet ikame edilmesine rağmen kabul etmediklerinden, Allah teala onlara amel etmelerini ve boğun eğmelerini gerektiren tam bir hidayet bahşetmedi. Bu yüzden bize icabet etmemekte, hala eski hallerine devam etmektedirler. Bu hususu gözden kaçırdığınız için: sadece hidayet bulan kişilerde olan özetle; yapması ile Allah tealanın sevgisine nail olacağına dair güzel duygular, terkettiğinde ise azabına ve gazabına düçar olacağına dair kalpte oluşan endişe ve kaygıların oluşması anlamındaki fehmetmekle, kendi dillerine terceme ederek delilleri ile izah etmek ve şüphelerinin çürütülmesi anlamındaki fehmetmeyi karıştırıyorsunuz.!” Bu yaptığımız tefsir, onun sözünü bu makamda kullanmasının en iyi hali ile yorumlanmış halidir. Başka türlü anlaşılması, hem şeri deliller hem de akli delillerle çatışmaktadır. Bir diğer husus: Hüccetin fehmedilmesini nefyetmek, mutlak olarak tevilcinin özrünü nefyetmeyi de gerektirir. Nitekim tevilcinin tevil yaparak Şari’nin muradına isabet edememesi nassı fehmedememesi sebebiyledir. Aksi halde bilebile muhalefet ettiğini söylememezi gerektirir ki, bu durumda ise en asgari hali ile fasık olması lazım. Oysa Nebi sav hakkı kastettiğinden dolayı böyle birinin sevap alacağını söylemektedir.

Yazan: Abulhasan

[email protected]

Ümmet-i İslam

BU HABERLER DE VAR!

“Günümüz Mürciesi’nin alim kriterleri” – Muhammed Ubeyde

Tarih boyunca İslama en büyük zararı veren iki büyük fırkadan biri olan Mürcie (biri de …

Muhaysini: “Aile dokumuzu dizi ve filmler aracılığı ile parçaladılar”

Kendisi Suudi Arabistan’da imam ve hatiplik yaparken Suriye devriminin başlaması üzerine her şeyini bırakarak Suriye’ye …