Perşembe, 19 Ocak 2017

Hudeybiye Antlaşması’nda Taviz Yoktur, Bilakis İzzet ve Onur Vardır – Dr. İyad Kuneybî

50

بسم الله الرحمن الرحيم

TAVİZ FIKHI

6. Vaaz 1. Bölüm

Hudeybiye Antlaşması’nda Taviz Yoktur, Bilakis İzzet ve Onur Vardır

Muhakkak ki bütün hamdler Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ister ve mağfiret taleb ederiz. Nefislerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden de O’na sığınırız. Allah kime hidayet ederse onu hiç kimse saptıramaz, kimi de saptırırsa ona hiç kimse hidayet veremez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şeriksiz olarak birdir. Ve yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasulüdür.

“Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Al-i İmran/102)

“Ey insanlar! sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabb’inizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz ki Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa/1)

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki, Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab/70)

Bundan sonra :

Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allah’ın kelamı, yolların en hayırlısı da Muhammed’in (s.a.v.) yoludur. Amellerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid’attır, her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık da ateştedir.

 

Bugünkü hutbemiz taviz fakihlerinin en çok üzerinde durdukları bir hadise üzerine olacaktır. O da Hudeybiye Antlaşması’dır. Hudeybiye Antlaşması taviz fakihlerinin dillerinden düşürmediği bir kıssadır. Taviz fakihleri bu kıssada ellerinde tutabilecekleri ve istedikleri gibi gevşetip sıkabilecekleri bir takım şeyler bulduklarını zannetti.

Vakıamızda iki taife vardır ki, onlar bu hadiseyi yanlış şeyler üzerine delil olarak kullanmıştır. Onlardan birincisi hakkında zannımız hayır üzerine olduklarıdır. İslam için çalışmaktadırlar. Velakin içlerinde bazı bireyler var ki bu yol onlara ağır gelmiştir, vazifeler onlara zor gelmiştir. Onlar da taviz fakihlerine sığındı ve şu anda onların bir çoğunu selim olan menhecten sapmış olarak görmekteyiz. Allah’tan isteğimiz onları dinlerine ve doğruya en güzel bir şekilde geri döndürmesidir.

Diğer taife ise bütün mücadelelerini efendilerini temize çıkarmak ve onların sözlerini yamamak için yapmakta ve ne yapıyorlarsa hepsini bilinçli bir şekilde ilim üzerine yapmaktadırlar. Onların efendilerinin yanında bu dinin hiç bir kıymeti yoktur ve onlar asla Allah dedi Rasulü dedi olgusuna önem vermez. Bu taifenin kalplerimizde hiç bir ağırlığı yoktur onlara karşı ufak bir dostluk dahi beslememekteyiz.

Kardeşler sizlere bu iki taifeden bazı sözler getireceğim.

Onlardan biri işgal atındaki İslam topraklarında cihadı haram kılmakla meşhurdur. Onlar Brahmer ve benzerleri gibi olanları kendilerine itaat edilmesi vacip birer yönetici olarak görmektedir. Bu adam kendi zamanında meşhur olmuş birisidir. Kitaplarının birinde şöyle söyler: “Bazen lafızları değiştirmek doğrudur. Mesela kafir lafı ‘Müslüman değil’ gibi başka bir ifade ile belirtilebilir.” Çünkü efendileri onlara böyle demelerini emrediyor onlar da bunu yerine getiriyor ve Amerika diyor ki, ‘Batı alemini neden gavur olarak isimlendiriyorsunuz? Bu ismi değiştirelim, yamayalım ve size tabi olanlar diğerlerini kafirler olarak değil de gayri müslimler olarak isimlendirsin.’

Özellikle de onlardan alacakları bir fayda varsa tabii ki ‘Böyle yapmamızda hiç bir beis yoktur.’ derler. Nasıl olsa Rasulullah (s.a.v.) da Hudeybiye Antlaşması’nda Allah’ın onu yedi kat semadan isimlendirdiği vasıftan taviz vermiştir. Hatta Rasulullah (s.a.v.) bu antlaşmada bundan daha büyük olan Allah’ın Rahman ismini yazdırma konusunda taviz vermiştir. Ve buna binaen derler ki, ‘Rasulullah (s.a.v.) ilk taviz veren olduktan sonra biz neden taviz vermeyelim?’ (Haşa)

Bir diğeri de diyor ki: “Şüphesiz ki Rasulullah (s.a.v.) de Hudeybiye Antlaşması’nda dinin aslından ve furuundan olan çok önemli işlerde taviz vermiştir.”

Bu kişi sırf efendilerinin açıklarını yamamak için dinin aslından ve furuundan taviz verildiğini söylemektedir.

Bir başkası da konuşmasında taviz fıkhını asıllardan bir asıl haline getiriyor ve onu taviz fıkhı olarak isimlendirip müdafa etmeye başlıyor ve diyor ki: “Biz iki sebepten dolayı bu konuşmamızı taviz fıkıh olarak isimlendirdik. Birinci sebep Hudeybiye Antlaşmasında yaşananlardır.” Bu adam kendi taifesinin yaptığı falanca sulhu Hudeybiye Antlaşması ile kıyas yaparak ‘Rasulullah (a.s.) o antlaşmada taviz vermiştir bizler de bu antlaşmada taviz vermekteyiz.’ demektedir. ‘Eğer taviz verilen şey şeriatın müsade ettiği dairedeyse taviz vermekte bir beis yoktur.’ demektedir. Tabii ben onların şeriatın izin verdiği ölçüden ne anladıklarını bilemiyorum.

Sonra (kendi zannına göre) Rasulullah’ın taviz verdiği yerlerden örnekler vermeye başlıyor ve diyor ki: “Rasulullah’a (s.a.v.) Abdullah’ın oğlu Muhammed yazmaları söylenildi ve Rasullah (s.a.v.) onların bu isteğini kabul etti. İşte bu kabul ediş bir taviz verme değil midir?”

Diyor ki: “İşte bu bir taviz değil midir?”

Sonra devamla diyor ki: “En büyük taviz verme olaylarından bir tanesi de, Müslümanların daha büyük bir maslahatın tahkik etmesi için mescidi haramdan geri çevrilmeyi kabul etmeleridir.”

Sonra Rasulullah’ın (s.a.v.) şu sözünü kendisine delil getirmektedir: “Rasulullah (s.a.v.) şöyle der: Vallahi eğer Kureyş beni bazı akrabalık bağlarını tekrardan kurmaya çağırsa mutlaka dediklerini yapardım.” Bu sözü delil getirerek diyor ki: “İşte bu maslahat fıkhıdır. Eğer isterseniz bunu taviz fıkhı olarakta isimlendirebilirsiniz.”

Yani Rasulullah (s.a.v.) taviz fıkhına sığınmıştır. O halde bu değerli efendiler, taviz fıkhını tesis edenin bizzat Rasulullah’ın (s.a.v.) kendisi olduğunu bu fıkhın kaidelerini bizzat kendisinin koyduğunu iddia etmişlerdir.

Değerli kardeşler, bugünki hutbemizin konusu Hudeybiye Antlaşması’nın asla taviz verilen bir anlaşma olmadığına yöneliktir. Bilakis Hudeybiye Antlaşması izzet, keramet ve onurdur.

Bu anlatılanlara birkaç açıdan cevap vereceğiz.

Hudeybiye kıssası birçoğumuzun bildiği uzun bir kıssadır. Bu kıssayı işlerken bazı noktalarda durup aslından nasıl tahrif edildiğini birlikte göreceğiz.

Rasulullah’ın (s.a.v.) siretinden delil getirenlere deriz ki, eğer Rasulullah’ın (s.a.v.) siretinden delil getirmek istiyorsanız Rasulullah’ın (s.a.v.) menheci üzere olun ve alacaksanız genel olarak ve tafsilatlı olarak alın, hoşunuza giden yeri nakledip diğer bölümleri tahrif etmeyin. Mustafa’nın (s.a.v.) hayatından nakil yapacaksanız onun gibi olun. Hudeybiye Antlaşması’nda kendisi için taviz verdi denilen Mustafa (s.a.v.) Mekke’de zayıflık günlerinde kelime-i tevhid uğruna Kureyş’in vatan bütünlüğünü paramparça etmiştir. Çünkü o, kelime-i tevhidin vatan bütünlüğünden daha önemli olduğunu bilmekteydi.

Rasullah (s.a.v.) elbisesinden çekiştirilmiştir, üzerine deve işkembesi bırakılmıştır ve Bezzar’ın rivayet ettiği gibi onun boynunu sıktılar ve neredeyse nefessizlikten ölecekti, velakin bu kadar şeye rağmen Rasulullah (s.a.v.) Kureyş’in laikliğini kabul etmedi. Eğer Kureyş’in laikliğini kabul etseydi onların ilahlarının ayıplarını zikretmeme karşılığında bu eziyetlere maruz kalmayacaktı.

Yine Rasulullah (s.a.v.) orta yolda buluşma fikrini asla kabul etmedi. Kureyş dedi ki; ‘Bir gün senin ilahına tapalım bir gün bizim ilahımıza.’ Rasulullah’a (s.a.v.) mülk arz ettiler. Bu büyük maslahatın karşısında sadece küçük bir mefsede bulunmaktaydı. Taviz vermeme fıkhı üzerine bunlardan bahsedeceğiz.

Rasulullah’a (s.a.v.) Beni Amir ibni Sasa, Beni Kende, Beni Şeyben gibi kabileler geldiğinde hepsi de küçük bir taviz karşılığında Rasulullah’ı (s.a.v.) başlarına reis seçip yönetici yapmak istedi ve Allah’ın şeriatı ile hükmetmek istedi. Sadece küçük bir taviz, o da Rasululah’tan (s.a.v.) sonra yönetimin kendilerinin elinde olmasını istemekti. Ya da Beni Şeyben kabilesinin söylediği gibi, “Bizler Kisra ve Kaysere karşı savaşamayız. Bunun hariçinde ne istersen yaparız fakat onlara karşı savaşamayız.”

Rasulullah (s.a.v.) olanca zayıflığına rağmen çok büyük maslahatlar için bile bu küçük tavizleri dahi vermemiştir.

Rasulullah (s.a.v.) hayatının her dakikasında ve saniyesinde İslam ile hükmedendir. Yine Rasulullah (s.a.v.) bireylere yardım için, onların kanının korunması için orduyu harekete geçirendir. Beni Kaynuka pazarında öldürülen kadın ve adam için ordu göndermiş ve hepsini de diyarlarından sürmüştür. Muta’ya gönderdiği üç elçisi öldürüldü diye dönemin süper gücüne karşı savaşmak için orudusunu göndermiştir. Yine aynı şekilde Rasulullah (s.a.v.) taviz fakihlerinin kendilerine delil getirdiği Hudeybiye Anltaşması’nda Kureyş ile savaşmaya niyetlenmiştir. Osman’ın (r.a.) öldürüldüğü haberi kendisine ulaşınca sahabesi ile birlikte ağıcın altında biatleşmiştir.

Eğer Rasulullah’ın (s.a.v.) hayatından örnekler getirecekseniz onu ya bir bütün olarak alın ya da hiç almayın.

O halde birinci olarak Hudeybiye Antlaşması tamamıyla baştan sona Rasulullah (s.a.v.) kontrolunde olan bir anlaşmadır.

İkinci olarak bu Hudeybiye meselesi aslında bir güç gösterisidir. Denildiği gibi güç sahibi olmaksızın gösterilen her yumuşak huy gücü olmadığından olayı sıkıntıyı başından savamayan kişinin hücceti olmuştur.

Rasulullah (s.a.v.) bu anlaşmadaki pozisyonu güç göstersidir. Buna yönelik deliller bulunmaktadır.

Bedii ibni Varka El Huzaii, Kureyş’in Rasulullah’ın (s.a.v.) gelişi hakkındaki zannını tahkik etmek için Rasulullah’a (s.a.v.) geldiğinde Rasulullah (s.a.v.) ona Buhari’ninde naklettiği gibi şöyle dedi -şu izzete ve şerefe bakın-: “Şüphesiz ki bizler savaşmak için kimseyi bulamadık. Velakin bizler umre yapmaya geldik. Eğer Kureyş savaşa niyetlenirse savaşırız.” Kaldı ki Kureyş kaçmıştır. Böylesine bir savaş onlara daha çok zarar verecekti. Çünkü onlar Hendek gazvesinde yani Ahzap gazvesinde hüsrana uğramıştı. Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: “Yok eğer isterlerse onlarla antlaşma yaparız. Belirli bir süreye kadar barış imzalarız. Benim ile insanların arasından çekilirler, -ta ki daveti rahat bir şekilde yapabilsin- İnsanlar bu daveti ya kabul eder ya da küfürde diretip benimle savaşır. Eğer bu teklifimi red ederlerse nefsimi elinde tutan Allah’a yemin olsun ki onlarla bu iş için boynum vuruluncaya kadar savaşırım ya da Allah beni galip kılar.”

Rasulullah (s.a.v.) tamamen izzetli, kuvvet ve şeref dolu bir ruh ile konuşmuştur.

Buhari’nin rivayetinde Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Eğer Kureyş bugün beni anlaşmaya çağırır da sılah-i rahimi isterse, muhakkak ki Kureyş’e istediklerini veririm.” Rasulullah (s.a.v.) onlara bir fırsat vermektedir. Rasulullah (s.a.v.) çok merhametlidir. Akrabalarını ziyaret edebilmek ve onların hidayetlerine vesile olabilmek için onlara fırsat vermektedir.

Sonra Hudeybiye Antlaşmasından önce bazı Kureyşliler, Müslümanları korkutmak isterken esir düşmüştür. Ve Rasulullah (s.a.v.) onları affetmiştir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) savaşmaya gitmemişti.

Üçüncü olarak dediler ki, Rasulullah (s.a.v.) Hudeybiye anlaşmasında taviz vermiştir. Ali’ye (r.a.) ‘bismillahirrahmanirrahim’ yaz dediği zaman Suheyl ibni Amr: “Biz Rahman’ın ne olduğunu bilmiyoruz velakin sizinde önceden yazdığınız gibi ‘bismike Allahumme’ yaz.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) “Bismike Allahumme yaz.” dedi.

Dediler ki : “İşte bu bir taviz vermedir.”

Burada taviz nerede var değerli kardeşler, taviz nerede var? Allah (subhanehu ve teala) Nebi’sine ‘bismillahirrahmanirrahim’den başka bir şey dememeyi mecburi kılmış mıdır? Eğer Nebi (s.a.v.) ‘bismike Allahumme’ dese ya da ‘bismillah, bismil AzizilCebbar, bismilKahir, BismilvahidilEhed, bilmilFerdusSamed’ dese ne fark edecek, önemli olan Rasulullah’ın (s.a.v.) orada Allah’ın adının anılmasıyla gelecek bereketi istemesidir. ‘Bismillahirrahmanirrahim’ sözü o anlaşma için Allah tarafından vacip kılınmış bir söz değildi ki, bunun değiştirilmesi ile birlikte Rasulullah (s.a.v.) taviz vermiştir diyelim. Ama ‘bismilLat ve Uzza’ deseydi ya da ‘beşeri kanunların adıyla’ deseydi haşa o zaman taviz verdi derdik.

Sonra Muhemmed (aleyhisselam) anlaşmayı yazdırırken demiştir ki: “Bu anlaşma Allah’ın Rasulü Muhammed ile…” Rasulullah (s.a.v.) böyle derken Suhyl ibni Amr araya girerek demiştir ki: “Vallahi eğer senin Allah’ın Rasulü olduğuna itikat etseydik seni Mescid-i Haram’a girmekten alıkoymazdık ve seninle savaşmazdık, velakin sen Abdullah’ın oğlu Muhammed diye yaz.” Suheyb’in bu sözleri akabine Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: “Vallahi ben Allah’ın Rasulü’yüm siz beni yalanlasanız da bu böyledir. Tamam Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz.”

Eğer Rasulullah (s.a.v.) anlaşma olsun diye ‘Tamam kabul ediyorum ki ben Rasulullah değilim.’ deseydi o zaman derdik ki, işte bu bir tavizdir. Rasulullah’ı (s.a.v.) böyle şeylerden tenzih ederiz.

Yani kendini biri ile tartışıyorken düşün. Ona diyorsun ki, ‘Sende bildiğin üzere hiç şüphe yok ki ben hak sahibiyim.’ O da sana, ‘Hayır hayır değilsin.’ diyor ve susuyor. Onun itirazı senin haksız olduğunu göstermez. Peki senin ona ‘Tamam neyse.’ demen haksız olduğun anlamına gelir mi? Tabii sen biliyorsun ki aranızda ihtilaf var ve deliller kimin haklı olduğunu göstermekte. İşte Rasulullah’ın (s.a.v.) yaptığı da bunun gibi bir şeydir.

Rasulullah (s.a.v.) elçilik lafzından taviz vermemiştir. Velakin onun yazılması konusunda kendisine onu yazmak vacip olmadığından dolayı israr etmemiştir. O, Abdullah’ın oğlu Muhammed’dir. Ve aynı zamanda O Allah’ın Rasulüdür (s.a.v.).

بسم الله الرحمن الرحيم

 6. Vaaz 2. Bölüm

     Hudeybiye Antlaşması’nda Taviz Yoktur, Bilakis İzzet ve Onur Vardır

Belki birisi diyebilir ki, ‘Peki sizler neden kafirleri kafir olarak değilde gayri müslimler olarak isimlendirenlere itiraz ediyorsunuz?’

Tabii kardeşler Rasulullah’ın (s.a.v.) yaptığı ile taviz fakihlerinin yaptıkları arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Taviz fakihlerinin açıklamalarından amaçlanan şey, Müslümanların anlayışını azaltmak, düşmanları ve kafirleri razı etmek, onların açıklarını yamamak ve böylelikle Müslümanlardaki dostluk ve düşmanlık akidesini bozmaktır.

Böyle bir durumda taviz fakihlerinin yaptıkları ile Rasulullah’ın (s.a.v.) Hudeybiye Antlaşmasında ‘Allah’ın Rasulü’ ibaresini kaldırmayı kabul etmesi birbirine benzetilemez. Çünkü Hudeybiye Antlaşması baştan sona izzet ve kuvvet ile dolu olan taviz vermemek üzerine yapılan, Müslümanlara dostluk ve kafirlere düşmanlık gösterilen bir antlaşmadır.

Eğer bir fiili iki farklı düzende inceleyecek olursan, iki farklı sonuç alacağında hiç şüphe yoktur.

Bundan sonra Rasulullah (s.a.v.,) Ali’ye (r.a.( tavaf edebilmeleri için müşriklerin kendileri ile Kabe arasından çekilmelerini yazmasını söyledi. Suheyl dedi ki: “Vallahi bizler hiçbir şey yapmaksızın sizlerin Kabe’ye girip de umre yapmanıza müsade edip Arapların hakkımızda konuşmalarına müsade etmeyiz. Ey Muhammed, umre yapman için müsade ediyoruz velakin gelecek sene.”

Allah (subhanehu ve teala) Rasulü’ne bizzat o sene için umre yapmasını vacip kıldı mı ki bizler Rasulullah (s.a.v.) bir maslahatın yerine gelmesi için şer’i bir vacipten taviz verdi diyelim? Hayır vallahi de Allah Teala umrenin bizzat o yıl yapılmasını vacip kılmadı. Ve Rasulullah (s.a.v.) İslam’ın izzeti ile gelecek sene umresini yapmıştır.

Dördüncü olarak ve meseleyi ayrıntısına bilenler için bir delil olmasa da bu onların en büyük delilleridir. Suheyl ibni Amr dedi ki: “Şunu da yazın; sizden her kim bize gelirse onu size geri vermeyiz velakin her kim de bizden size gelirse onu bize geri vereceksiniz.” Yani ‘Ya Muhammed (s.a.v.) senin adamlarından biri bize gelirse biz onu kabul ederiz. Birisi irtidat eder de Kureyş’e sığınırsa onu sana geri iade etmeyiz. Eğer Kureyş’ten biri Müslüman olurda senin yanına sığınırsa senin onu bize geri iade etmen gerekir.’

Sahabe bu maddeye çok şaşırdı ve dediler ki “Ya Rasulullah bunu da yazacakmıyız?” Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: “Evet yazacağız. Her kim bizden onlara gitmek istiyorsa Allah onu bizden uzak tutsun.” Yani münafığın biri irtidat ettiği zaman bizim saflarımızda neden kalsın ki biz onunla o aramızdayken ne yapacağız ki bilakis bırakalım? Kureyş’e gitsin ne yapmak istiyorsa yapsın. Bizim saflarımızda münafık bir şekilde ya da kafir haliyle kalmasın. Ve devamla dedi ki: “Her kimde onlardan bize gelirse Allah Teala onun için bir kurtuluş ve çıkış yolu verecektir.” Yani ‘Kormayın çünkü Allah Teala vahy etmiştir, onun için mutlaka bir çıkış yolu açacaktır.’

Tam o esnada çok büyük bir olay oldu ve anlaşmayı yapması için vekil kılınan Suheyl ibni Amr’in oğlu Ebu Cendel çıka geldi. Kelepçeleri ve zincirleri üzerinde olduğu halde Rasulullah’ın (s.a.v.) Mekkeye yakın olduğunu duyunca onlara sığınmak ve onlara katılmak için Mekke’den kaçıp gelmiş. Ve “Beni kafirlere geri vermeyin.” demekte.

Rasulullah (s.a.v.) Ebu Cendel’in kendileriyle birlikte kalmasını istedi. Suheyl ibni Amr dedi ki “Ya Muhammed, bu anlaşmayı gerçekleştirmek için yapman gereken ilk şeydir.” Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: “Bunu istisna tutalım.” Yani ‘Anlaşmanın hariçinde tutalım.’ Suheyl dedi ki, “Hayır bunu uygulamalısın.” Rasulullah (s.a.v.) tekrar ısrar etti ve “Bunu benim için istisna edelim.” dedi. Suheyl de yapmayacağını söyledi. Ve netice itibari ile Rasulullah (s.a.v.) Ebu Cendel’i yanında tutamadı. Suheyl’in oğlunu kendisi ile beraberinde getirmesine müsade etti.

Tabii bu olayı sahabe çok ağır bir musibet olarak algıladı. ‘Rasulullah (s.a.v.) bizi Allah yolunda şerefe izzete değerli olmaya ve hiç kimseden korkmamaya alıştırdı şimdi, biz bu miskini babası ona azap ediyorken nasıl bırakalım?’

Bunun akabine Ömer ibn el Hattab Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına geldi ve dedi ki: “Sen Allah’ın hak ile gönderdiği Rasulü değil misin?”

Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: “Elbette ki ben Allah’ın Rasulüyüm.”

Ömer dedi ki: “Bizler hak üzere onlarda batıl üzere değiller mi?”

Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: “Bunda hiç şüphe yok.”

Ömer dedi ki: “Bizim ölülerimiz cennette onların da ölüleri cehennemde değil mi?”

Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: “Evet.”

Ömer dedi ki: “Bu halde dinimizi küçük düşürmeye neden meydan veriyoruz?”

Rasulullah (s.a.v.) onun bu sözüne cevap vermedi ve dedi ki: “Ben Allah’ın Rasulü’yüm. Ben asi değilim.”

“Ben Allah’ın Rasulü’yüm. Ben asi değilim.”

Tabii ki kardeşler Rasulullah’ın (s.a.v.) Ebu Cendel’i müdafa etmeyip Ömer’e (r.a.) böyle cevap vermesi Allah’tan bir vahiy olduğunun göstergesidir. Bu sadece Rasulullah’a (s.a.v.) has bir olaydır. Hiç kimse kendisini burada Nebi (s.a.v.) ile kıyas yapamaz. Kimsenin bu olay ile kendi fiiline delil getirmesi sahih değildir.

Rasulullah’ın (s.a.v.)Ömer’e verdiği cevaba dikkat edin, eğer Nebimiz (s.a.v.) taviz fıkhına inansaydı Ömer’e derdi ki, “Evet ya Ömer dinimizde daha büyük bir maslahatın gerçekleşmesi için taviz verdim.” Ama Rasulullah (s.a.v.) asla böyle bir şey yapmamıştır. Bilakis “Ben Allah’ın Rasulü’yüm ve ben asi değilim.” demiştir. Yani Ebu Cendel’in geri verilmesi Allah’tan gelen Rasulullah’ın (s.a.v.) karşı koyamayacağı bir emirdir.

Rasulullah’ın (s.a.v.) “Her kim de onlardan bize gelirse Allah Teala onun için bir kurtuluş verecek ve ona bir çıkış yolu açacaktır.” demesi Allah’tan gelen bir vahiy olduğuna ve Ebu Cendel’in geri verilmesinin de Allah’tan gelen bir emir olduğuna delalet etmektedir. Bu söz Allah’ın nübüvvetine bildirdiği gaybi bir sözdür. Yani ‘Ya Muhammed, sana onlardan Müslüman olup gelenleri kabul etme çünkü biz onlara bir kurtuluş ve çıkış yolu sunacağız.’

İbni Hazm (rahimehullah) İhkam fi Usul el-Ahkam kitabında şöyle demiştir: “Şunu kesinlikle bildik ki, Rasulullah’ın (s.a.v.) Kureyş kafirlerinin yanından Müslüman olarak gelenlere Allah’ın bir kurtuluş ve çıkış vereceğini haber vermesi kendisinde hiç şüphe olmayan Allah’tan gelen bir vahiydir.”

Kureyş tarafından Müslüman olup da Rasulullah’ın (s.a.v.) geri gönderdiği kişiler selamettedir. Onlar hem dünyanın hem de ahiretin tuzaklarından korunmuştur. Allah onlara selamet vermiştir. Rasulullah’ın (s.a.v.) geri gönderdiği kafirlerin elinden kurtuluşları tamamlanıncaya kadar Allah’ın himayesi altındadırlar. Bu Rasulullah’ın (s.a.v.) dışında insanların bilemeyeceği bir emirdir. Bugün yöneticilerden hiç kimse “Biz bu Müslüman’ı kafirlere teslim edelim, Allah onun için bir kurtuluş ve bir çıkış yolu verecektir.” diyemez. Allah’ın ona kurtuluş ve bir çıkış yolu vereceğini sen nereden biliyorsun?

İbni Hazm dedi ki: “Hiç bir Müslüman’a bu şartı şart koşmak caiz değildir. Çünkü hiç kimsede Allah’ın Rasulü’ne vahy ettiği gayb ilmi yoktur ve Rasulullah’ (s.a.v.) tevfik veren Allah’tır (subhanehu ve teala).”

İbni Arabi el-Maliki, Kur’an Ahkamı kitabında çok güzel bir sözü söylemektedir, şöyle demektedir: “Rasulullah’ın (s.a.v.) müslüman olanları geri göndermeye yönelik yaptığı anlaşma Rasulullah’tan (s.a.v.) sonra hiç kimse için caiz değildir.” ‘Neden ya ibni Arabi?’ diye soracak olursak devamla şöyle der: “Nebi’ye (s.a.v.) bizzat Allah Teala cevaz vermiştir. Bu Allah’tan bir emirdir. Allah Teala bilmiş olduğu bir hikmetten dolayı ve görmüş olduğu bir maslahattan ötürü elçisine burada cevaz vermiştir. –maslahat burada Allah Teala tarafından görülmektedir- Bundan sonra bu olayın sonu güzel neticelendiği ve İslam’da övülen bir olay olduğu anlaşıldı ve kafirler kendileri bu maddenin iptal edilmesinden razı oldu ve onun antlaşmadan düşürülmesini istedi. Bunun için kendileri Rasulullah’a (s.a.v.) gelip ‘Bu maddeyi kaldırmak istiyoruz’ dedi.

Öyleyse kardeşler bu olay bir vahiy olayıdır. Aynı Hıdır akeyhisselam kıssasında olduğu gibi. Hıdır aleyhiselam gemiyi deldi çoçuğu öldürdü ve onun yaptığı bu fiillerde hiçbir maslahat gözükmüyordu. Velakin Allah Teala ilmi gereyi onlarda maslahat olduğunu bildiğinden Hıdır’a bunları yapmasını vahy ediyordu. Hiçkimse Hıdır’ın yaptıklarına dayanarak onun yaptıkları gibi yapamaz.

Musa’nın (aleyhisselam) annesi Allah’ın Nebi’si Musa’yı denize bıraktı. Bunda bir maslahat var mı? Hayır bunda bir maslahat yok, velakin bu ona Allah’tan gelen bir vahiydi.

Öyleyse bu deliller ışığında bu fiil için Rasulullah’ın (s.a.v.) dışında kimseye cevaz yoktur. Çünkü Nebi’nin dışında hiç kimse o Müslüman için Allah’ın bir kurtuluş ve çıkış yolu açacağını bilemez.

Buraya dikkat edin kardeşler, dikkat edin Rasulullah (s.a.v.) Ömer’e ‘Biz onlara maslahatın hasıl olabilmesi için bir taviz verdik.’ dememiştir. Bilakis Ömer, sizin taviz olarak zannettiğiniz şeyin bir taviz olmadığını anladı ve bu ileriki günlerde açığa çıktı. İşte bu da Rasulullah’ın (s.a.v.) mucizelerinden bir tanesiydi.

Tabii belki birisi bundaki hikmeti sorabilir. Rasulullah’ın (s.a.v.) Ebu Cendel’i içlerine kadar gelmişken müdafa edilmemesine razı olmasındaki hikmet nedir?

Kardeşler en büyük fitne, bu olayın sahabe için bir imtihan olmasıdır. Sahabe için fıtratlarına ve adetlerine uyum gösteren izzet ve keremat içeren Allah’ın ve Rasulü’nün emirlerine tabi olmak çok kolaydı. Velakin kurtarsınlar diye kendilerine gelen bir adamın kurtarılmamasını onlardan istemek onların nefislerine çok ağır gelen bir imtihandı. ‘Bu Allah’ın emridir ben de Allah’ın Rasulü’yüm. Allah’a ve bana itaat edin ve o adama yardım etmeyin.’ İşte bu zor bir imtihandı. Velakin Allah Teala kalpleri sabitleyendir.

“İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur.” (Fetih/4)

Öyleyse burada sahabenin (r.a.) imanları imtihan edilmekteydi. Burada sahabeden istenen taviz vermeleri, ödün vermeleri değildi. Bilakis onlardan istenen iman etmeleriydi. Çünkü Rasulullah’ın (s.a.v.) bu tasarrufatlarında hiçbir taviz bulunmamaktadır. Bilakis sonu kurtuluş ve Allah’tan bir yardımdır ve bu Allah’tan bir vahiydir.

Bu sebepten dolayı kardeşler, Ömer ibn el Hattab (radıyallahu anhu) demiştir ki: “Ey insanlar, görüşümü yetersiz kabul edin, kendi aklınızı da yetersiz kabul edin ve maslahat ve mefsedet meselelerinde akıllarınıza çok güvenmeyin. Şüphesiz ki ben kendimi Ebu Cendel gününde Rasulullah’a karşılık verebilecek pozisyonda hissettim, velakin sonra mesele açıklığa kavuşunca hikmetin ve asıl maslahatın Rasulullah’ın görüşüne tam bir şekilde iltizam etmek olduğunu gördüm. Çünkü Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında Allah’tan indirilmiş vahiy bulunmaktadır.” (Buhari)

Taviz fakihleri ise nasları yere vurma pahasına kendi akıllarınca öne sürdükleri çüzümlemelerle gelmekt ve Ömer’in (radıyallahu anhu) yaptığının tam tersini yapmakta.

Beşinci olarak Ebu Cendel gibi zayıfların İslam’larını ilan etmemek üzere verilmiş ruhsatları bulunmaktaydı. Ebu Cendel Mekke’ye döndüğü zaman kendisinden küfür izhar edebilirdi.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl/106)

Onlara İslam’larını gizlemeleri için izin verilmişti. Ve böylelikle onlar gördükleri işkencelerden kurtulabilirdi. Velakin kadınlar, geçen seferde zikrettiğim gibi, kadınlar imanlarını gizleyemiyordu çünkü bir kafir gelip ilişkiye girmek istediğinde ya da ondan istifade etmek istediğinde imtina edemiyorlardı. Bu yüzden dolayı Allah Teala bu hükmü kadınların dışında erkekler için bıraktı.

Altıncı olarak Rasulullah (s.a.v.) Allah’tan bir emir olarak kafirlerin Müslümanları almalarını engellemedi. Mesela Suheyl ibni Amr oğlu Ebu Cendel’i aldı ve Rasulullah (s.a.v.) onu engellemedi. Velakin Rasulullah (s.a.v.) onu tutup zorla kafirlere teslim etmedi. Bunun delili nedir, diye sorarsanız delil şudur:

Suheyl ibni Amir çocuğunu aldıktan sonra ikinci bir olay gerçekleşti. Ve Müslümanlardan olan Ebu Basir Mekke’den Medine’ye kaçtı. Bunun üzerine Mekke onu alması için iki adamı Medine’ye gönderdi. Rasulullah (s.a.v.) ilahi vahiy gereği Ebu Basir ile onların arasından çekildi. Onlar Ebu Basir’i aldı. Ebu Basir yolda onlardan birinin kılıcını ele geçirdi ve kafasını kopardı, öbür müşrik de korktu ve Medine yakın olduğundan hemen Medine’ye kaçtı. Ve Rasulullah’ın (s.a.v.) mescidine girdi çünkü Rasulullah’ın (s.a.v.) onun kanını akıtmayacağını biliyordu.

Ebu Basir de Rasulullah (s.a.v.) yanına geldi ve dedi ki : “Ya Rasulullahi Allah Teala senin vermiş olduğun sözü yerine getirdi. Sen beni onlarla gönderdin Allah da beni onlardan kurtardı.”

Eğer Rasulullah (s.a.v.) terörle mücadele kapsamında Kureyşli kafirlerle çalışıyor olsaydı sahabeye derdi ki, “Ebu Basir’i tutun, bu miskin kafir adam tek başına Ebu Basir’i Mekke’ye teslim edemedi. Bir mecmua toplansın ve Ebu Basir’i kafirlere teslim etsin.”

Halbuki Rasulullah (s.a.v.) şu sözünün üzerine başka bir söz söylememiştir: “Bir kişi ile bile olsa savaşı ateşle.” Bu Rasulullah (s.a.v.) tarafından kullanılmış çok zekice bir cümle. Bu cümle şu anlama gelmekte, yani ‘Ya Ebu Basir, sen kendin gibi olan Müslümanları etrafında topla, onlarla birlikte bir savaş başlat ve böylelikle hem kendini hem de kendin gibi olan Müslümanları kurtar. Bir kişi ile bile olsa sen bu savaşı başlat.’

İbni Hacer, Futh’ul Bari kitabında şöyle der: “Ebu Basir Rasulullah’ın (s.a.v.) ne söylemek istediğini anladı ve harekete geçti. Onun bu sözünde kaçmaya yönelik bir işaret vardı. Sanki o (s.a.v.), ‘Kaç ya Ebu Basir kaç.’ diyordu. Rasulullah’ın (s.a.v.) onu müşriklere iade etmemesinde kaçmasına yönelik bir işaret vardı ve aynı zamanda Mekke’de bulunan mustazaf olan Müslümanlar içinde Ebu Basir’e katılmaları için bir mesaj bulunmaktaydı.”

Ebu Basir (radıyallahu anhu) kaçtı ve Rasulullah (s.a.v.) onu yakalamadı. Müşriklerle olan anlaşmasında bunu yapmayı da ona gerekli kılacak hiçbir şey yoktu. Ebu Basir kaçtı ve Ebu Cendel de ona katıldı. Ebu Cendel babasının gözetimindeydi ve babası onu öldürmüyordu.

Ebu Basir ve Ebu Cendel ve onlarla birlikte toplanan kafilenin sayısı bazı rivayetlere göre yetmişe ulaşmıştır. Bir birlik oluşturdular ve deniz kenarında koğuşlandılar. Bu birlik Kureyş’e ait olan her kervana baskın yaptı, erkeklerini öldürdü, mallarına da el koydu. Rasulullah (s.a.v.) onlara asla müdahale etmedi. Bu kurulan birlik Müslümanların zimmetinde değildi bilakis Kureyş’in kendisi bu insanların Müslümanlar tarafından kabul edilmemesini talep etmişti. Rasulullah (s.a.v.) bu birliğin yaptıklarını inkar edebilirdi, onlara emirler gönderip ‘Teslim olun, silahlarınızı bırakın.’ diyebilirdi. Velakin Rasulullah (s.a.v) bu tarz şeylerin hiçbirini yapmamıştır. Onlara karşı terörle mücadele kapsamında bir mücadele başlatmamıştır.

Bu birliğin yapmış olduğu faaliyetler zaman içerisinde Müslümanların faydalandığı bir hal almıştır. Bu birlik Kureyş’i o kadar çok yormuştur ki, Kureyş artık zelil bir halde İslam’ın emrine boyun eğmek zorunda kalmıştır ve Buhari’de geçtiği gibi Rasulullah’a (s.a.v.) elçiler göndermiştir. Gönderdikleri kişi Rasulullah’a (s.a.v.) seslenerek ondan Allah rızası için merhamet istiyordu ve diyordu ki : “Ya Muhammed Allah yemin olsun ki sen onlara birini gönder de artık adamlarımızı öldürmeyi ve mallarımızdan almayı durdursunlar. Sen onlara birini gönder, onlardan hem kim sana gelirse o kişi eman bulmuştur. Kimse onlara dokunmayacaktır, yeter ki senin yanında kalsınlar.”

Ebi Esvet el Urva’nın rivayetinde ise Kureyş Medine’ye Mekke’nin büyüğü olan Ebu Sufyan’ı gönderir. Rivayete göre Ebu Sufyan yalvara yalvara Rasulullah’tan Ebu Cendel’e birisini gönderip her kim Mekke’den çıkarsa onun yanına gelmesinin yasal, serbes olduğunu söylemesini ister.

Böylelikle Allah’ın (azze ve celle) takdir etmiş olduğu şey gerçekleşmiş olur. Müslümanlar ilk başta bu işi zayıflık ve taviz verme olarak sandı velakin bu Allah’tan bir vahiydi, Allah’ın Rasulü’nün dili ile açığa çıkardığı bir mucizeydi. Bu olayın sonu İslam için izzete, övünmeye, yücelmeye ve şerefe dönüşürken müşrikler için de zillet, iç acısı ve alçaklık olmuştur.

6 Vaaz 3. Bölüm

Hudeybiye Antlaşması’nda Taviz Yoktur, Bilakis İzzet ve Onur Vardır

Yedinci olarak kardeşler Hudeybiye Antlaşmasında Rasulullah’ın (s.a.v.) koymuş olduğu şartlardan birtanesi de civar Araplardan her kim Muhammed’ (a.s.) katılmak istiyorsa katılabilecek ya da her kim Kureyş’e gitmek istiyorsa oraya gidebilecekti. O halde anlaşılan, Hudeybiye Antlaşmasındaki maddeler Allah tarafından yalnızca Mekke’deki Müslümanlar için istisna kılınmıştı. Bu sebepten civardaki kabileler anlaşma dışında tutulmuştur ve anlaşma süresi boyunca civardan bir çok kavim Rasulllah’ın (s.a.v.) birliğine dahil olmuştur.

Bu sebepten dolayı taviz fakihlerine deriz ki: “Sizin Hudeybiye Antlaşması’ndan delil getirmeniz ancak tek bir yerde doğru olur. O da Eğer Rasulullah’ın (s.a.v.) müşriklerle yapmış olduğu anlaşma şu anlatacağımız hal üzere olsaydı istidlaliniz doğru olurdu.”

Eğer Rasulullah’ın (s.a.v.) müşriklerle yapmış olduğu anlaşma vatanın maslahatı ve vatanın birliği ve huzuru adına olsaydı, bundan sonra Müslümanlar ve Kureyşliler aralarındaki kanı durdurmak ve safları birleştirmek için hırslı olsaydılar, iki taraf Arap Yarımadası’nda herkesin kabul etmesi gerektiği biraz Kur’an’dan biraz atalardan biraz da Ebu Leheb’in ve Ebu Cehil’in görüşlerinden Rumların ve Farslıların bazı kanunlarından derleme müşterek bir anayasa üzerinde ittifak etseydiler ve bu anayasayı kati bir şekilde icraa etmek Beni Lahyan kabilesi Beni Gatafan Kabileleri ve onlardan sonra gelen Lat’a Uzza’ya ve üçüncüleri olan Menat’a tapan herkese mecbur olsaydı -Rasulullah’ı (s.a.v.) böyle bir antlaşmadan tenzih tutarız- ve bu anlaşmadaki Müslümanlar için maslahat görünen asıl şey ise Müslümanların kabilelere Kur’an vererek İslam hükümlerinin Lat ve Uzza’nın hükümlerinden daha büyük olduğuna ikna edebilmek için Arap Yarımadasında rahatça dolaşabilmek için izin verilmesi olsaydı ve sonra hem Müslümanların hem de diğerlerinin uymaya mecbur olduğu bir kanun çıkarsalar ve deseler ki, ‘Tarafardan kim bu maddelere karşı çıkar ve bir ve tek ilah olan Allah’ın hükmünü isterse Muhammed ve ona tabi olanlar -onu (aleyhisselam) böylesi bir şeyden tenzih tutarız- Kureyş’in ve Rumların tasarrufatı ve kontrolü altında terörle mücadele yasası kapsamında anayasalarına karşı gelenleri dağıtmak ve onları yok etmek için tek bir el olacak şekilde bir araya gelecek’.  Evet ey taviz fakihleri, Allah Rasulü’nü bundan tenzih tutarız, eğer Rasulullah’In (s.a.v.) yapmış olduğu anlaşma böyle olsaydı sizin Hudeybiye Antlaşmasından delil getirmeniz caiz olurdu.

Benim söyleyeceklerim bunlardan ibarettir kendim ve sizler için Allah’tan bağışlanma dilerim.

Hamdımız alemlerin Rabbi olan Allah’adır salat ve selam ise nebilerin sonuncusu olan mücahidlerin imamı, muvahhidlerin göz aydınlığı, efendim ve efendimiz olan ve bütün insanlığın efendisi olan Abdullahın oğlu Muhammed’e onun ehline ve sahabesinedir.

Bundan sonra;

Öyleyse değerli kardeşler geçtiğimiz yedinci maddenin özü kısa ve basit olarak şöyledir: Rasulullah (s.a.v.) bu antlaşmada yapmış olduğu her şey zahiri maslahat olmayan vahiydir velakin zaman içerisinde ilahi bir mücize ile Müslümanların faydasına dönmüştür.

Sekizinci ve son madde ise, ki bu madde taviz fakihlerine verilen reddiyelerin en önemlilerindendir. Onlara deriz ki: “Rasulullah (s.a.v.) bu barış anlaşmasından hemen sora ne yaptı ve sizler ne yapmaktasınız?”

Hudeybiye Antlaşması çok uzun sürmedi. Mekke’nin fethi ile Hudeybiye Antlaşmasının arasında iki yıldan az bir zaman bulunmaktadır. Antlaşmayı bozan bazı olaylar yaşandı, antlaşma hem siyasi hem askeri hem de ictimai açıdan çiğnendi. Rasulullah (s.a.v.) bu anlaşmanın akabinde Medine’ye vardıktan yirmi gün sonra Hayber’e hareket etti ve Hayber’in fetih edilmesi Kureyş’e vurulan çok büyük bir iktisadi darbe olmuştur. Çünkü Hayber ile Kureyş arasında iktisadi yardımlaşma bulunmaktaydı.

Sonra Rasulullah vadileri ve köyleri feth etti, bunun üzerine İslam birliklerini Arap Yarımadası’nın çeşitli bölgelerine gönderdi. Ebu Bekir es Sıddık ile bir birliğini Beni Fezara’ya; Ömer ibn el Hattab ile bir birliği Havazin’e; İbni Revah ile bir birliği Yahudi kabilelere; Beşir ibni Sa’d el Ensari’yi Beni Murra’ya bir birlik, Hukka bin Cuheyra’ya bir birlik, Beni Gatafan ve Beni Lahyan’a olmak üzere onlarca askeri birliği bir çok kabileye göndermiştir. Her birlik gittiği kabile ile anlaşmalar yapmış ve Müslümanlar Arap Yarımadası’nda rahatça haraket edebilir olmuştur.

Bu iki sene içerisinde Müslümanlar ile kafirler birbirlerine karışmıştır ve Müslümanların kafirlere davet yapması kolaylaşmış, onlara Kuran dinletir olmuşlardır. Müslümanlar emniyete ulaşmış ve İslam’ını gizleyen her kişi onu açığa çıkarmıştır. Çok büyük insan kitleleri bu dönemde Allah’ın dinine girmiştir. İslam, Arap Yarımadası’nda yükselen bir din olmaya başlamıştır. Hatta Cafer önderliğindeki Habeşistan’daki muhacirler geri dönmüş ve Yemen İslam’a girmiştir. Yemen’in de İslama girmesi ile Kureyş’in batıdan doğuya kuzeyden güneye muhasara altına alınması tamamlanmıştır. Bu esnada Halid ibni Velid, Amr ibni As gibi Müslüman olmuştur. Bütün bu olanların hepsi Kureyş ile yapılan Hudeybiye Antlaşması sırasında olmuştur. Antlaşmadan bir yıl sonra Rasulullah (s.a.v.) umre yapmak üzere Mekke’ye gitti ve Kureyş dağlara çekildi ve Kabe’de toplanmış olan Müslümanların birliğini güçlerini ve kuvvetlerini bütün açıklığı ile müşahade etti. Müslümanlar umrelerini yaptı ve geri döndüler.

Rasulullah (s.a.v.) döndükten sonra oturmadı ve Beni Suleym’e bir Seriyye gönderdi. Akabinde bir seriyye de Beni Havazin kabilesine gönderd,i başka bir seriyye de Şam’a gönderdi. Sonra askeri hareket alanını genişletip Rumlarla savaşmak üzere Muta’ya bir ordu gönderdi çünkü onun risaleti evrenseldi.

Anlaşma süresi boyunca askeri hareketliliğin haricinde davet açısından da faaliyetler gerçekleşmiştir. Rum’un Kayser’ine, Farslıların Kisra’sına, Busra’nın emirine, Dimeşk’in Hakimi’ne ve Mısır’daki Mukavkıs’a, Bahreyn’e, Umman’a, Yemame Meliki’ne mektuplar davetçiler ve daveti göndererek onların hepsine risaletini tebliğ etti.

Sonra Kureyş Rasulullah’ın (s.a.v.) Beni Huzame’den tayin etmiş olduğu birisine karşı  kendilerine yakın olan başka birisini destekleyerek anlaşmayı bozdu. Rasulullah (s.a.v.) Kureyş’ten durumu açıklamalarını ya da bu fiilden beri olduklarını beyan etmelerini istemedi.

Bu yoğun hareketliliğin ve art arda gönderilen seriyelerin neticesi olarak olağanüstü olarak iki yıldan az bir süre içerisinde Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında on binden fazla savaşçı oldu. İşte bütün bu anlatılanlardan dolayı Allah Teala Hudeybiye Antlaşması’nı ‘fetih’ olarak isimlendirdi.

“Biz sana açık bir fetih verdik.” ayetini okurken tefsirlere bakın, mufessirler bunu Hudeybiye Antlaşması’nın bir fethi olarak açıklamışlardır. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) bu anlaşmayı bir fırsat bildi ve en güzel şekilde onu değerlendirdi, ve iki yıldan az bir süre içerisinde askeri, içtimai ve davet açısından olağanüstü şeyler yaptı.

Bunlardan sonra taviz fakihlerine ve savundukları efendilerine soruyoruz. Zikrettiğimiz  Rasulullah’ın (s.a.v.) gerçekleştirdiği fetih ile karşılaştırarak sizin verdiğiniz bu tavizlere sebep olan fetih hangisidir?

Siz hangi fetihten konuşuyorsunuz?

Kaç tane gece kulübü açıldı, kaç tane meyhane açıldı, hatta artık Müslümanların beldelerinde kadın kadına erkek erkeğe cinsi münasebet yerleri açılması talep edildi, bu açılan yerler Rasulullah’ın (s.a.v.) açtığı (fethettiği) gibi midir? (Haşa) Ve dediler ki, ‘Savaş çok zordur yükü ağırdır. Harb hazırlık ister, silah, güç ve ordular ister büyük kuvvetlerle desteklenmek ister, yoksa sizler harb etmeyi çocuk oyuncağı mı sandınız?’

Onlara deriz ki, ‘Bu kadar zamandır savaş için ne hazırladınız? Bunca zamandır harb için ne hazırladınız? Onun için çalgı çengi, davul zurna ve ud mu hazırladınız? Ülkedeki gençlikleri teker teker ya da toplu bir şekilde bitiren ve onları hızlı bir şekilde tüketen hapisleri mi? Yoksa kafirleri koruyan ve milliyetçilik ateşini yakan sınırları mı?

Bu kadar zamandır savaş için ne hazırladınız? Yoksa onu fen olarak isimlendirdiğiniz sinema ve sanat ile mi çağırmaktasınız? Dizilere futbolculara bakıp kitle kitle bizden uzaklaşıp Batılılaşanları mı? Yoksa kullanma hakkına sahip olmadığınız silahları mı? Yoksa hiçbir mana taşımayan ve defalarca tekrarlanan açıklamaları mı? Sanki altmış seneden fazla zaman yetmiyormuş gibi bir sonraki asır için mi sabredelim?

Bu kadar zamandır savaş için ne hazırladınız? Ey Hudeybiye Antlaşması’ndan ve Rasulullah’ın (s.a.v.) hayatından delil getirenler bunca zaman içerisinde ne hazırladınız?’

Son olarak sizi daha fazla burada tutmamak için bir cümle ile bitirmek istiyorum.

Hudeybiye Antlaşmasını kendilerine delil edinen taviz fakihlerine diyoruz ki:

Kendi tavizlerinize özür olsun diye ademoğlunun hepsinin efendisi olan Rasulullah’ın (s.a.v.) hayatından bir şeyler aramanız ayıptır, haramdır, kerihtir, caiz değil, doğru olmaz, izin verilmez, gerekmez, tahammul edilmez, kabul edilmez. O ki, kıyamet gününde abdest azaları nurlu olanların komutanıdır, o ki üstün ahlak, cesaret ve sebat örneğidir. O efendim ve efendinizdir, Allah’ın Rasulüdür (aleyhisselatu vesselam). Rasulullah’ın (s.a.v.) siretinde sizi doğruya çıkartacak hiçbir şey  bulamazsınız, Rasulullah’ın (s.a.v.) hayatının hespi berraktır, nettir, temizdir ve vefa örneğidir. Sizler eğer bu menhece aldanmışsanız, kendi selefinizin ne yaptığını araştırıp teftiş edecek olursanız, sizin ve sizin gibi olanların yapması gereken şey ibni Ubey’in ve Alkami’nin geçmişini araştırmaktır. Sizin için onlardan başka selef yoktur. Sizi mutlu edecek deliller sadece onların hayatında mevcuttur. Ama kalemlerinizi ve delil getirdiğiniz şeyleri Rasulullah (s.a.v.) ve onun temiz hayatından uzak tutun.

Allah’ım İslamı ve Müslümanları izzetlendir. Şirki ve müşrikleri zelil kıl. Din düşmanlarını dağıt. Allah’ım bu ümmettide sana itaat edenlerin izzetini arttıracak sana isyan edenlerin ise zelil edecek bir rüşt hazırla. Allah’ım sana itaat edenleri öyle bir rüşte ulaştır ki onunla iyilik emredilsin ve kötülükten sakındırılsın, kitabınla ve Rasulullah’ın (s.a.v.) sünneti ile hükmedilsin.

Allah’ım bizi ve Müslümanları koru, Allah’ım bizi ve Müslümanları koru. Allah’ım düşmanlarına karşı dilediğin gibi bizi yeterli kıl, Allah’ım düşmanlarına karşı dilediğin gibi bizi yeterli kıl. Allah’ım bizi ve Müslümanları katından bir koruma ile koru.

Ey merhametli olanların en merhametlisi olan Allah’ım, senden hayırlı fiilleri yapabilmeyi ve münker olan fiilleri terk edebilmeyi, bize merhamet etmeni ve bizi bağışlamanı istemekteyiz . Eğer bir kavme fitne vermeyi murad etmişsen bizi onlardan ayır ve bizi fitneye maruz kalanlardan eyleme. Senin sevgini ve senin sevdiklerinin sevgisini ve sevgin ile kendine yakınlaştırdıklarının sevgisini isteriz.

Ey merhametli olanların en merhametlisi olan, alemlerin Rabbi olan Allah’ım, Müslümanlara kendisi ile güçlerinin toplandığı, memleketlerinin birleştiği ve Müslümanları senin ve onların düşmanlarına karşı cihada çağırdığı bir halife nasip et. Allah’ım her kim Müslümanların işlerinden biri ile sorumlu tayin edilirse onu kitabına ve Rasulü’nün sünnetine ilet. Allah’ım bu beldemizi ve bütün İslam beldelerini emin ve güvenilir bir belde kıl. Allah’ım bizlere ve bütün Müslümanlara dinine hak bir şekilde tabi olmayı nasip eyle. Allah’ım bizleri, bütün Müslümanları ve bizlerden sapan herkesi en güzel bir şekilde dinine geri dönder. Ey alemlerin Rabbi!

Allah’ım mücahidlerin her yerde yardımcısı ol. Allah’ım mücahidlerin her yerde yardımcısı ol. Allah’ım mücahidlerin her yerde yardımcısı ol. Allah’ım her kim kötülük, fahşiyat ve fesat istiyorsa onun tuzağını başına geçir. Onun bozgunculuğu ile onu bozguna uğrat ey alemlerin Rabbi!

Ya Allah Ya Allah, habibin Muhammed’in ümmetine kurtuluşu vermede acele et!

Taviz Fıkhı 1. Bölüm

Taviz Fıkhı 2. Bölüm

Taviz Fıkhı 3. Bölüm

Taviz fıkhı: “Maslahat ve Mefsedet Kaidesi”

Taviz fıkhı: “Maslahat ve Mefsedet Kaidesi 2”

 Peygamberlerin Fiillerinden Delil Getirmeleri Birinci Bölüm

 Peygamberlerin Fiillerinden Delil Getirmeleri İkinci Bölüm

Dr. İyad Kuneybi – Allah’ın Peygamberleri Taviz Vermez

Dr. İyad Kuneybî – Allah’ın Peygamberleri Taviz Vermez – 2

Dr. İyad Kuneybî: Güzel Görme Kaidesinin Kullanımı – 5. Vaaz

 Ensar Mescidi

Ümmet-i İslam

 

BU HABERLER DE VAR!

Ebu Katade el-Filistini: “Medya ve propaganda, cihada denktir” (arşivden)

Medyanın önemine işaret eden Ebu Katade el Filistini aynı zamanda uyarıyor: “Medyada yapılacak olan hatadan …

“Bir münker gördüğünde” – İyad Kuneybi

Bir münker gördüğünde, karşında Allah’ın haramları çiğnendiğinde, Allah’ın dini ile alay edildiğinde; Allah’ın dini için …