Çarşamba, 22 Şubat 2017

Dr. İyad Kuneybî: Güzel Görme Kaidesinin Kullanımı – 5. Vaaz

istihzan kaidesi

-TAVİZ FIKHI-

5. Vaaz 1. Bölüm

Güzel Görme Kaidesinin Kullanımı (istihsan kaidesi)

Cevaba ihtiyacı olan bazı sorular var.

Birinci soru:

Mesela; bilinen güvenilir ve meşhur bir âlimin yanına gidip soru sorsan. O da senin soruna nasların zahirinin hilafına cevap verse ve sende ona:  “Ya Şeyh bu ayet ve hadise muhalefet etmektedir.” desen,O da sana ;”Benim göğsümdeki düşünce bu ve ben nasların ruhunu böyle anlıyorum ve ben ayet ve hadisleri biliyorum imkânım oranınca ayet ve hadisten hüküm çıkartabiliyorum velâkin ben sana şimdi bunun sebebini ve delilini anlatamıyorum ama bu iş sana anlattığım gibidir”dese, İşte böylesi bir halde bu büyük âlimin sözü alınır mı alınmaz mı?

Yine burada zoraki bir soru belirmektedir.

İkinci soru:

Cezair, Fransız sömürgesi olmaktan çıktığında iktisadının büyük bir kısmı içki üretimine dayanmaktaydı. Böyle bir zamanda bazıları fetva verdiler ve dediler ki: “Eğer Cezair bütün içki fabrikalarını kapacak olursa iktisadı çöker. Şeriatta asıl itibariyle nefisler ve malları korumak için gelmiştir. Bu yüzden dolayı bizler bu içki fabrikalarını kapatmada tedrici bir yöntem uygulayalım ve onları bir seferde hepsini kapatmayalım.” Şimdi bu fetva doğrumudur değil midir?

Üçüncü soru ise:

Adamın biri zalim birinin huzuruna çıkıyor ve onu destekliyor ve onun yapmış olduğu bazı batıl şeyleri bazen susarak bazen de tebessüm ederek bile olsa ikrar ediyor. Neden böyle yapıyor? Bunun karşılığında hapiste olan birçok kişinin özgürlüğüne sebep olmak için, şiddetli işkenceyi durdurabilmek ve onların emin bir şekilde ailelerine dönebilmelerini sağlamak için böyle yapıyor. Ve bu kişi gerçektende birçok sefer dediğini yapmış birisidir.Bu kişinin yapmış olduğu bu şey iyi midir kötü müdür?

Bir başka soru ise:

Müminler bir beldenin yönetimine sahip oldukları zaman şeraiti tatbik etmede tedrici bir yöntem uygulayabilirler mi yoksa tek bir seferde uygulamak zorundalar mı?

Son soru ise:

Kız çocuğun buluğ çağına erdikten sonra kapanmasında tedrici bir yol uygulaman caiz midir?

Bu soruların cevabını çok kısa bir şekilde ikinci hutbenin sonunda taviz fakihlerinin dayandıkları temellerden bahsederken cevaplayacağız.

Bu hutbelerden hedeflenen ise kardeşler bazıları bu hutbeleri belirli bir gruba yöneltilmiş sanmaktadır velâkin böyle değildir. Vakıamız da bu hutbeler hepimiz içindir. Hatta içinde bulunduğumuz şu kutudan çıkalım, hatta artık şu şek ve tereddüt dairesinden çıkalım. Birlikte düşünelim Allah’ın emretmiş olduğu her bir emri uygulama durumunda mıyız? Ya da Allah’ın yasaklamış olduğu her yasaktan uzaklaşmak zorunda mıyız? Ya da taviz fakihlerinin dedikleri gibi bu işin maslahatı var mefsedesi var istihsan kaidesi var falanı var filanı var beklide benden istenilen bu değil mi diyeceğiz?  Öyleyse tereddüt ve kararsızlık içerisinde kalırsak bu birinci kutunun içinden asla çıkamayız.

Amma eğer bizler Allah’ın emrini yakinen üzerimize yapılması vacip olan bir iş olarak görürsek ve Allah’ın yasakladığını da sakınılması gereken bir iş olarak görürsek işte o zaman işler bizlere çok ama çok kolaylaşacak, mesele kısalacak ve şeriatı tatbik etmedeki hikmetimiz artacak ve güçlenecektir.

Değer kardeşler, taviz fakihleri bazı isimlendirmelerin tatbikatını kötüye kullanmaktadırlar.. Tabi onların yanında isimlendirmeler çoktur ama bu isimlendirmelerdeki maksat aynıdır.  Bundaki maksat ise Allah’ın ahkâmlarını tahrif ederek hevalarını Allah’ın emrinin önüne geçirmektir. Sen bunu istediğin gibi isimlendir. İstersen maslahat ve mefsedet terazisi de istersen istihsan (güzel göstermek) olarak isimlendir, istersen masalih ve mürsele de istersen davanın maslahatı de, ne dersen de bunların hepsinden maksat aynıdır.

Dedik ki bu kaideler şeriatta mevcuttur. Velâkin onlar bu kaidelerin tatbikatını kötüye kullanmaktadırlar.

İstihsan! İstihsanın ne olduğunu idrak edebiliyor musun? Taviz fakihlerinin çoğu, Allah’ın emirlerinden bir emri iptal etmek için ya da Allah’ın indirmediği hükümlere iştirak edebilmek için ya da birçok münkeri işleyebilmek için ya da zalimlere meyl edebilmek için istihsan kaidesi ile delil getirirler.

İstihsan ise kardeşler eğer bu kaidenin tanımı için ilimde derinleşmiş büyük âlimlerin sözlerine dönersek, istihsanın güzel ve kötü yönü olduğunu söylediklerini buluruz.

Güzel olan istihsanı en basit bir şekilde açıklayacak olursak: iki kuvvetli delilden birini almaktır ya da içtihadı ya da tercih edilen görüşü Allah’ın bizleri vekil kıldığı konuları ispat etmede içtihadımızı ve görüşlerimizi kullanmaktır.

Mesela Rabbimiz (Subhanehu ve Teâlâ) ayetinde şöyle demektedir: ‘‘Eli geniş olan kendi gücüne göre ve eli dar olan da kendi gücüne göre olmak üzere onlara geleneklere uygun bir hediye verin. Bu, iyilikseverler için bir borçtur.’’

Burada istihsan kaidesi kullanılarak fakih ben kadına 30 dirhem verilmesini güzel buluyorum çünkü Allah Teâlâ talak verilmiş kadına muta nafakası verilmesini emretmiştir diyebilir. İmam şafi boşanmış kadına 30 dirhem verilmesini güzel görmüştür.

Kötü olan istihsan ise müçtehidin aklı ile güzel gördüğü ya da bazılarının tarifine göre müçtehidin kendi nefsinde bildiği ama tarifini yapamadığı şeydir. Sana der ki; “Bunun hükmü böyledir.” Sen de; “Güzel de Şeyh bu naslara muhalefet etmektedir” dediğinde sana; “Hayır sen benden al.Ben kitap ve sünneti senden daha iyi bilmekteyim” der. “Nasıl ya Şeyh” diye sorsan der ki; “Vallahi içimde bir şey böyle olduğunu söyler ve ben bunu doğru olarak görüyorum” der.

Bu kötü istihsan ile taviz fakihleri Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir hadisini kendilerine delil edindiler.

Başlangıç olarak hadis Abdullah ibni Abbas’tan mevkuf olarak gelmektedir. Bu sebepten dolayı bu delil olmaz.Resulullah (Sallahu aleyhi ve sellem)’in sözü ve sahabenin icmasıdır.

Bizler yinede bu hadisin hüccet olduğunu varsaysak bile manası nasıl anlaşılmalıdır? Bunun manası eğer Müslümanlar bir şey üzerine icma etmişlerse ve Müslümanlar onu güzel bir şey olarak görmüşlerse işte bu icmaa’nın muteber olduğuna yönelik bir delildir. Hadisin siyakı da buna delildir. Ve bu hadisin ibaresi incedir ve güzel bir manası bulunmaktadır:

İbni Mesut (r.a) şöyle söylemektedir: ‘‘Allah Teâlâ kullarının kalplerine baktı ve onların içinden Muhammed a.s. seçti ve onunla risaletini gönderdi.’’ Tabi Allah en temiz ve hayrı en geniş olan kalplerin sahibidir. ‘‘ Muhammed aleyhisselamı risaleti ile gönderdi sonra kullarının kalplerine baktı ve onların arasından peygamberi için sahabeleri ve onları dini için yardımcılar ve nebisi için vezirler kıldı.’’ Öyleyse bu söz peygamberimiz ve sahabeler için söylenmiş bir sözdür.

‘‘Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir. Müslümanların kötü gördüğü şey Allah katında da kötüdür.”

Öyleyse kardeşler Allah’ın kitabına ve Resulü’nün sünnetine muhalif olan istihsan ayıplanmış ve kınanmıştır.

Taviz fakihleri demişlerdir ki; “Bakınız imam şafi olsun imam malik olsun hep istihsan kaidesini kullanmışlardır.”

O zaman gelin İmam Şaf’inin sözlerine bakalım. İmam Şafi demiştir ki: “İstihsan kaidesini kullanan kişi şeriat koymuştur.” Yani sanki o istihsan kaidesini kullanan kişi hüküm koyma konusunda kendisini Allah’a eş tutmaktadır.”

Şevkani (rahimehullah) İrşadi Fuhul kitabında şöyle nakletmiştir: “imam Malik’in ashabının kullandığı istihsan kaidesi sadece iki sözden birini almaktan ibarettir.” Yani hevasına uygun görerek hüküm verme değil ve hevasının uygun gördüğüne itibar edip benim içim buna el veriyor ama bunu ifade edemiyorum demesi gibi değildir.

Hayır kardeşim! Böyle değil. Git içindekini nasıl ifade edeceğini öğren sonra gel ve bana deki işte bu Allah’ın hükmüdür.

Semani rahimehullah dedi ki: ‘‘eğer istihsan delilsiz bir şekilde meyil edilip söylenilense o batıldır.’’yani bunu kimse söylemedi. Muteber hiçbir ulema bu şekilde istihsanı sahih görmemiştir.

Sonra imam Şafi rahmetullahi aleyhi Teâlâ’ya isnat edilen şer’i naslarla çarpıştığı halde sadece kişinin hevasına göre istihsan kaidesini kullanma sözüne dönelim.

İmam Şafi (rahimehullah )değerli kitabı Risale’de şöyle söylemektedir: “Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) dışında hiç kimse için delilsiz bir şekilde istihsan kaidesini kullanmak caiz olmaz.’’ Ve yine şöyle demektedir: “eğer herhangi birisinin dinde istihsan kaidesini kullanması caiz olsaydı ilim ehli olmayıp akıl sahibi olan herkesin istihsan kaidesini kullanması caiz olurdu. O halde âlim ile düşünen hikmet sahibi zeki bir insan arasında ne fark var. Âlimlerin yanında naslar vardır. Eğer istihsan kaidesini herkeste caiz göreceksek neden ehli hikmette ve zeki insanlarda caiz görmüyoruz? İmam şafi diyor ki: eğer dinin her meselesinde insanların istihsan kaidesini kullanması caiz olsaydı her biri kendi nefsince hüküm çıkartırdı.” İstihsan kaidesini kullananlar diyecekler ki ben bunu güzel görüyorum bunun hükmü bu şunun hükmü de şu ve en nihayetinde birçok İslam çıkmış olacak.

Hanbeli mezhebinin büyüklerinden Muvaffak ud’din İbni Kudame el Makdisi şöyle der:  “ümmetin icması ile biliyoruz ki âlimin sözü mücerret olarak hevasından söylenmiş ise delillere bakılmaksızın şehvet ile söylenmiş ise ve delillere bakılmaksızın istihsan kaidesi ile hüküm verilmiş ise bu hüküm mücerret olarak hevadan başka bir şey değildir.’’ Ve yine şöyle dedi:  bundan anlaşılan yani istihsan kaidesi ile delilsiz bir şekilde hüküm verilebiliyorsa avamdan olan insanlarda ve yine çocuklarda hüküm versin. Madem mesele “Allah Teâlâ dedi.. Resulullah dedi “.. sözünden soyutlanmıştır.O halde bizde çocukların hatta delilerin görüşlerini alalım. Herkesin güzel gördüğü bazı şeyler vardır.

Onların sözlerinin anlamı avamın ve çocukların bile istihsan kaidesini kullanabilmelerine cevaz vermektedir.

Eğer derlerse ki onlar bu işin ehli kişiler değillerdir. Eğer o taviz fakihleri derse ki çocuklar bu işin ehli değildir. Deriz ki ;”eğer mesele kuran ve sünnete döndürülmeyecekse ehil olup olmamanın ne faydası var ki?” Sen âlim kişi eğer sen Allah şöyle dedi Resulullah s.a.v böyle dedi sahabe ve İslam ümmeti şunda icma etti demeyeceksen ilminin sana ne faydası var ki?

Ebu Muhammed ibni hazım,  bu tür meselelerdeki netliği ve kesin sözleri ile bilinir. Bu meseleler hakkında Onun sözlerinde bir yumuşaklık bulamazsın.

Ebu Muhammed dedi ki: “Hak insanlar kötü görse bile haktır. Batılda insanlar onu güzel görse bile batıldır. Delilsiz İstihsan kaidesi şehvete ve hevaya tabi olmak olduğu ve sapıklık olduğu doğrudur. Müslümanları yardımsız bırakmaktan Allah’a sığınırız.”

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘‘Nefis aşırı derecede kötülüğü emreder’’(Yusuf 53)  ve yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘‘ Allahtan bir yol gösterme olmaksızın kendi nefisine uyandan daha sapık kim olabilir’’(Kasas 28)

İbni Hazım bu ayetleri zikrederek şöyle söylemektedir: “işte bu ayeti kerimeler herhangi birinin delilsiz nassız ve icmasız bir şekilde istihsan kaidesini kullanmasını men etmektedir.”

Sonra ibni Hazım çok nefis ve önemli bir şey söylemiştir sizden ricam pür dikkat bunu dinlemenizdir. “Yok, yok! Rabbine yemin ederim ki onlar aralarında çıkan sorunlarda işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden nefislerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”(Nisa 65)

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyi kerih görme konusunda bu ayet üzerinde konuşmuştur. Şimdi ibni Hazım’ın sözünü dinle sonra kendi nefsin ile onun sözünü kıyasla. Nefsini bu söz ile kıyasla ki kendinin Allah katında nerede olduğunu, İslam dairesinde nerede olduğunu gör.

İbni Hazım dedi ki: insan kendi nefsini teftiş etsin; Eğer nefsini Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelene teslim olmamış bir halde kıyas yaparak güzel görerek falanın filanın sözüne daha meyilli bulursa ve bu kişi mahkemelik bir meselede nefsini sahabelerde dahi olmak üzere Resulullah’ın s.a.v hükmü dışında bir hükme başvurmuş bir halde bulursa bu kişi bilsin ki Allah Teâlâ onun mümin olmadığı üzerine yemin etmiştir ve Allah’ın sözü haktır. Allah’a Teâlâ elbette ki doğru söylemiştir. Bir kişi eğer Müslüman değilse kâfirdir. Bundan öteye de üçüncü bir yol yoktur.

Bu sözün muhatabı olmaktan Allaha sığınırız.

Öyleyse kardeşler bir şeyi güzel göreme kaidesinin özeti Resulullah s.a.v dışında masum olan hiç kimse yoktur. biz hiç kimsenin sözünü delil olarak almayız.

Özetle Allah Teala şöyle söylemektedir:

“ Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın.”(Hud 112)

Şeriatta varit olmayan hiçbir şey de güzel görme yoktur.

Taviz fakihlerinin ve alimlerin kadri ne kadar büyük olursa olsun kuran ve sünneti bir tarafa bırakarak onların güzel gördüklerini alamayız.

Taviz fakihlerinin delil edindikleri şeylerden biriside masalih ve mursele konusudur.

Masalih ve mursele basit bir şekilde açıklayacak olursak şeriatın iptal etmediği ve aynı zamanda itibarda etmediği şeylerdir.

Size basit bir örnek vereceğim.

Tabi bazı âlimler masalih ve mursele için dinimizde aslı olmayan bir şeydir demişlerdir. Neden diye soracak olursak çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.”

Müslüman’ın hayatında ve ahiretinde ihtiyaç duyduğu her şey mutlaka şeriatta nas olarak ya da işaret olarak ya da içtihat olarak gelmiştir. Mühim olan şeriatta mevcut olmasıdır.

Masalih ve mursele konusunu kabul edenler bizimde kendisine ihtilaf etmediğimiz bir misal vermektedirler.

Osman(ra)  birinci ezanın okunmasını emrettiği zaman bilindiği gibi Osman (ra) önce Cuma namazı için bir ezandan başka ezan yoktu.Velâkin Medine’nin mesafesi iyice genişledi. Ömer r.a zamanında Osman (ra) namaza geç kalmıştı ve Ömer (ra) onu sert bir şekilde eleştirmişti. Medine’deki Müslümanlar kendi işinde ve gücünde olup beraberlerinde ne bir saat ne de bir takvim bulunmamaktaydı. Onlar ezanı duyduklarında işlerini bırakıp mescide gidiyorlardı. Böylesi bir durumda Osman r.a. birinci ezanın okutulmasını Müslümanların geneli için bir maslahat gördü. Tabi bizler Müslümanların hepsi birinci ezanın kabulünde icma etmişlerdir demiyoruz ama bununla birlikte sahabelerden birinin bu ezanı inkâr ettiğine dair bir rivayet bulunmamaktadır. Yani birinci ezanın sünnet kılınmasında hiçbir beis yoktur.

Şimdi diyorum ki “Osman (ra) kuran ve sünnetin naslarına muhalif bir şey yapmış mıdır?” Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  döneminde birinci ezana ihtiyaç duyulmuş mudur? Vallahi eğer o dönemde birinci ezana ihtiyaç duyulduğu halde Nebi (Sallallahu aleyhi ve sellem) yapmamış ise deriz ki :”Ey müminlerin emiri bunu yapman caiz değildir.” Ama o dönemde böyle bir uygulamaya ihtiyaç yoktu ve kitapta bunu engelleyen bir şeyde yoktur. Bununla birlikte sonradan Müslümanlara namaz vaktinin yaklaştığını bildirmeye yönelik bir ihtiyaç belirmiştir. Bu sebepten dolayı birinci ezan sünnet olmuştur bu kesinlikle dinde bir bidat değildir aynı zamanda kendisi ile Allah’a yaklaşılan bir ibadette değildir. Bu sadece bir evin zili gibidir.

Yani Müslümanları toplayıp, namaz vaktinin yaklaştığını bildirip, işlerini bırakmaları evlerine gidip duş alıp namaza gelmeleri için kullanılan bir yoldur.

Bu şekilde olduğu zaman kardeşler hiçbir problem olmamaktadır. Ama sorun olan şey: Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyi emreden apaçık naslara, zalimlere meyil etmeyi yasaklayan ayetlere, kâfirlerle savaşılması gerektiğine, Müslümanlarla dostluk kurmaya geldiğimizde bu apaçık nasları basit bir ibare ile kenara atıp biz masalih ve mursele gözetiyoruz demektir.

Allah subhanehu ve Teâlâ içki için had cezası koymuştur. Zina için had cezası koymuştur. Hırsız için had cezası koymuştur. Allah Teâlâ’nın koyduğu bazı had cezalarında ölüm yoktur. Hırsızın elinin kesilmesi gibi, içki içenin kırbaçlanması gibi… Şimdi birisi insanlar birbirlerinin mallarını çalmada rıza göstermesin zaten şeriatın maksatlarından bir tanesi de namusu, malları ve canları korumak için gelmesidir deyip ben hırsızlığın cezasını öldürmek olmasını istiyorum demesi caiz olmaz. Zinanın cezasının her halde öldürme olmasını istiyorum içkinin haddinin yine öldürmek olmasını istiyorum. Herhangi biri için böyle söylemek caiz olur mu? Tabii ki de bu kimse için caiz olmaz.

Velâkin taviz fakihleri böyle içerisinde şiddet olan türden bir istekleri yoktur. Onlar adetleri gereği hükümleri uygulamamanın yollarını aramaktadırlar.

Onlara diyoruz ki: “Eğer onların bu hükümleri uygulamama yolları kabul olsaydı o zaman günahkârların had cezasınn ölüm olmasını engelleyen nedir?”

-TAVİZ FIKHI-

5.Vaaz 2. Bölüm

-Güzel Görme Kaidesinin Kullanımı-

(ikinci. vaazın birinci bölümünde sorulan soruların cevapları)

İslami dava uğruna çokça çalışan faziletli âlimlerden birinin kitabında- bakın taviz fakihlerinden demiyorum bunların arasını ayırmamız gerekmektedir. Belki bir âlimin bazı meselelerde çok büyük hataları olabilir; ama bu kişi aynı zamanda İslami dava uğruna çokça amel etmiş, Allah’a davet eden ve kitaplar telif etmiş olan ya da ilimleri dünyaya yayılmış öğrencileri olan biride olabilir. Bu sebepten dolayı insaflı olmak zorundayız. Bazı âlimler geriye çok değerli eserler bırakmış olabilir. Eserlerine, öğrencilerine ve fikri ve davet açısından ortaya koydukları eserlerine gösterilen ihtiramdan ve övgülerden dolayı onların naslar üzerinde düşmüş olduğu hatalı görüşler ile amel etmemizi gerektirmez-.  Çok saygı duyulan bir âlim velâkin “Müslümanlar ve siyasi faaliyetleri” adlı kitabında şöyle bir başlık koymaktadır: “3.sü Maslahat ve Mefsedet Hükmü Belirlemede Esas Olan Yoldur.”

Ben simdi soruyorum bu başlık ile Mika Willi’nin söylediği “amaçlar vesileleri temize çıkartır.” sözü arasında ne fark var?  ya da çok fark var mı?

“Şer’i maslahat ile şer’i naslar bazen çakışır mı?”  Başlığı altında, maslahat ve mefsedet hükmü belirlemede esas olan yoldur demektedir.

Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Yani şer’i naslar çok açıktır. Allah dedi, Resulü dedi.  Lakin fakih kişi kendince bir şeyi maslahat görüyor ve görmüş olduğu bu maslahat şer’i naslar ile çelişiyor. Bu başlığın altında diyor ki: “belki bu başlık sürekli yenilenen vakıada tecrübesi olmayanlar tarafından garip karşılanıp inkâr edilebilir.”

Maalesef kuran ve sünnete sarılanları her zaman kalıplaşmış ve eksik fikirli olmakla, nasların ruhunu anlamamakla ve kavrayıştaki eksiklikle vasıflandırmaktadırlar. Biz ise bu kavrayışa hamd etmekteyiz.

Yine dedi ki: “belki düşüncesiz ve dar fikirliler nasların her zaman ve mekânda olduğu gibi kullanılması gerektiğini tasavvur edebilirler velâkin bu çok büyük bir hatadır.”

Onun söylediği bu sözden Allah’a sığınırız.

Bunları söyledikten sonra bazı misaller vermektedir,  ama vermiş olduğu misallerin hiç biri az önce bahsetmiş olduğumuz başlıklara uymamaktadır.

Bu şeyhin vermiş olduğu misallerden biride Allah Teâlâ’nın topalı cihaddan istisna tuttuğu ayettir. (Yani o bu ayet ile sizler her ayeti anlayamazsınız size kalsa sizler her zaman için ayetlerin zahirine baktığınızdan dolayı herkesi cihada göndermek istersiniz ama bakın Allah topalı cihaddan istisna tutmuştur demek istemektedir.)(mütercimin açıklaması)Deriz ki: Tamamda ey faziletli şey bu ayettir. Bu nastır ve biz burada nas ile amel etmekteyiz. Yani bizler burada kuran ayetlerini bir tarafa bırakarak bence böylesi daha güzeldir deyip hükmederek biz bunu maslahat görmüyoruz diyemeyiz.

Eğer görüşlere maslahatlara göre kuran naslarını terk etmek caiz olsaydı Allah Teâlâ neden resul gönderdi, herkes kendi nefsinde maslahat gördüğü şey ile amel etseydi.

Başlangıçta sorduğum soruların cevapları ise:

Cezair Fransız sömürgesi olmaktan çıktığı zaman eğer bütün içki fabrikalarını kapatacak olsalar Cezair ekonomisini çökecek sandılar. Öyleyse görünürde bu fabrikaları aşamalı bir şekilde kapatmak bir maslahattı.

Eğer bu olayı bir maslahat görürsek, Allah Teâlâ Müslümanlar Mekke’deyken onlara yapmış olduğu hitap nereye koyacağız? Müslümanlar o zaman ticaret konusunda tam bir şekilde Allah’a itimat ediyorlardı.

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.”

Oysaki bizler Mekke’de bu pis olan müşriklerle yapmış olduğumuz alış veriş ile hayatımızı ikame ediyoruz.

Allah Teâlâ ayetin devamında şöyle buyurmaktadır:

“Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfunden zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.”(Tövbe 28)

O halde bizler nasıl tedrici bir uygulamada bulunuruz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“ Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.”(Maide 3)

Eğer tedricilik dersek bu tedriciliğin miktarını kim belirlemektedir. Bu tedricilik kaç sene sürecektir. Eğer üç sene boyunca dersen yani sen bunu hangi ayete göre hangi hadise göre üç sene demektesin. Öyleyse ayet ayettir, vacipte vaciptir. Bu her zamanda ve her durumda böyledir. Bazı taviz fakihlerinin dediği gibi ya da bazılarının bunu asıl olarak gördükleri gibi değil.

Şeriatı tatbik etmedeki tedricilik ise insanlardan çoğu Afganistan’daki kardeşleri ülkelerinde şeriatı tatbik ettikleri zaman kınadılar ve işte bu onların çöküşünün sebebi oldu dediler. Allahın izni ile onlar tekrardan izzetli günlerine döneceklerdir.

Diyorlar ki şeriatı tatbik etmede tedrici davranmak zorundayız, şeriatı tek bir seferde tatbik edemeyiz.  Tabi kardeşler biz şuan Müslümanların şeriatı tatbik etmekten aciz oldukları bir dönemden bahsetmiyoruz. Velakin Müslümanlar bir beldeyi tamamıyla ele geçirdikleri zaman şeriatı ilk günden tatbik etmeleri gerekmektedir. İlk günden çünkü “ Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.” Hangi hakla Allah’ın dinini tatbik etmede tedricilik uygulamaya yönelik kanun çıkartıp hüküm koyuyorlar. Nebi s.a.v Mekke’ye girdiğinde ilk günün ilk saniyelerinde bütün putları kırdı bunu 360 güne yaymadı.

Bir kızın buluğu çağına girdikten sonra tedrici bir şekilde kapanması caiz midir? Kesinlikle değildir. Vallahi böyle bir şey caiz olmaz.

Allah’ın haram kılmış olduğu yiyecekleri yasaklama konusunda tedricilik caiz olur mu? eğer dinden uzak yaşayan bir insan olsan ve Allah sana hidayet etse şöyle demen caiz olur mu? Bugün ailemi ölü eti yemekten men edeceğim. Bir sene sonra da onlara domuz etini yasaklayacağım. İki sene sonrada onlara eşek eti gibi Allah’ın haram kıldığı diğer etleri yemelerine izin vermeyeceğim. Böylesi bir tedricilik caiz mi? Vallahide bu asla caiz olmaz. Allah Teala “ Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.” Derken sen bunu kendine nasıl caiz görürsün.

Değerli kardeşler burada, gerçek hayattan örnekler istiyoruz diyenler için çok önemli şeyler bulunmaktadır. Evet, Müslümanların tarihinde gerçek hayatta önemli başarılar bulunmaktadır. Bunlarda kendisine ihtiram gösterdiğimiz özendiğimiz ümmetin fazileti üzerine ittifak ettiği öncülerden olan insanlardır. Halife Ömer İbni Abdülaziz rahmetullahi aleyhi Teala Irak’ın Musul bölgesine Yahya bin kassaliyi emir olarak atadı. Yahya kassali Musul’da fesadın yayılmış olduğunun farkına vardı ve Ömer ibni Abdülaziz’e bir mektup yazdı. Mektupta ona: “Bu belde de fısk ve masiyet bulunmaktadır. İnsanları zan ile alıp onlara töhmet ile vurabilir miyim” dedi. Yani biliyorsunuz eğer birisi zina yapmış deniliyorsa dört şahit getirmesi vacip olur. Birisinin irtidat ettiğini söylemek için iki şahit olması gerekmektedir. Velakin ey müminlerin emiri eğer biz bu şartları gözeterek hadleri uygulayacak olursak yüzde doksan had cezasını hak edenler şahit yetersizliğinden beraat edecektir. Bu sebepten dolayı ona insanları zan ve ittihamlar ile mücerret olarak zannın galib gelmesi ile alabilir miyim yoksa sünnette varit olan şartlar oluştuktan sonra beyyine üzere kuran ve sünnete tutunarak mı alayım diye sordu.

Ömer ibni Abdülaziz ona cevaben insanları beyyine üzere ve sünnette varit olan şartlara binaen almasını yazdı. Eğer onları hak ıslah etmeyecekse Allah’ta onları ıslah etmez. Eğer Allah’ın dini onları ıslah etmemiş ise Allah ta onları hiç ıslah etmez. Yahya Gassani dedi ki onun dediği gibi yaptım ve Musul’dan çıktığımda en ıslah olmuş beldelerden biri olmuştu hatta hırsızlık oranı en düşük şehirlerden biriydi.”  İmam suyutinin halifeler tarihi kitabında geçen bu kıssayı kendisi rivayet etmiştir.

Süfyan esSevri’nin kim olduğunu bilir misiniz? Bu adam hak ile batılı ayıran fakihlerdendir. Der ki:” eğer bir kuran hafızını Sultan kendisini himaye altına alsın diye kuran okurken görürseniz bilin ki o kişi hırsızlık yapmaktadır. Hırsız insan, İlmi, sakalı ile sultanın malını çalıyor. Eğer onu zenginlere yaklaşmak için kuran okurken görürsen bil ki o kişi riyakardır. Zenginlerin hatalarını susarak dahi olsa rıza gösterir, onlara karşı fazlasıyla lütufkardır hatta onların mallarını alabilmek için onların bazı münkerlerini kabul eder. Riyakar münafık. Süfyan diyor ki: “seni aldanmaktan sakındırırım. Sana derler ki  zulmü önle ve mazlumu müdafaa et.”

Vallahi bu söz bizim duyduğumuzun aynısıdır. Bizde bazı toplanmış kardeşlere falan kişi nasıl olurda Irak’a gider, nasıl olurda biri Allah’ın şeriatına muhalif kanunlar çıkartır, nasıl olurda Amerika ile el ele verirde mücahitlere karşı savaşır diyoruz. Hemen diyorlar ki yok yok sen bilmiyorsun o senin sevmediklerinden biri maşallah ona yükselecek ve bir devlet seviyesine gelecek işte o anda tam bir seferde Ebu Garipten yüz mahkumu çıkartacak bir başka hapisten iki yüz tanesini çıkartacak ve onları emniyet içerisinde ailelerine ulaştıracak.

Süfyan es-Sevri dedi ki: “seni sakındırıyorum. Sana derler ki zulmü önle ve mazlumu müdafaa et, bu iblisin hilesidir, kuran okuyucuları bunu dünyalığa ulaşabilmek için basamak olarak kullanmaktadır.”

Nureddin Zengi Allah kendisine rahmet etsin adil bir emirdi ve Allah’ın şeriatını tatbik ederdi. Nureddin Zengi Selahaddin Eyyubi’nin yolunu kolaylaştırmıştır.

Şeyh Ömer ibni Molla Nureddin Zengi ye Şam hakkında yazdı ve dedi ki: müfsitler çoğaldı ve bir siyaset uygulamaya ihtiyacımız var bu halin devamında sadece ölüm, çarmıha germe ve vurma meydana gelmektedir. Bu hali düzeltmek için şeriatta varit olan şiddetin biraz üstüne çıkmalıyız. Belki şeriattaki hükmün vurma olduğu yerde bizim çarmıha germeye ihtiyacımız olabilir. Yani ey emir bana müsaade et şeriatta varit olanın biraz üzerine çıkayım.”

Nureddin Zengi ona kitabında geçtiği üzere tam olarak şöyle yazdı-bu altın su ile yazılacak kadar nefis bir sözdür- dedi ki: şüphesiz ki Allah mahlûkatı yarattı ve onlar için şeriatı meşru kıldı, Allah ne ile ıslah edeceğini en iyi bilendir. Eğer Allah şeriatına ilaveyi maslahat olarak görseydi bunu bize meşru kılardı. Bu sebepten dolayı Allah’ın bize şeriat kıldığının üzerine ziyade getirmek bize düşmez. Her kim şeriata eklemeler yaparsa ve şeriatı eksik sanıp yapmış olduğu ziyade ile onu tamamlayacağını zannederse işte bu Allah’a ve şeriatına karşı bir cüretkârlıktır. Karanlık akıllar hidayete erdiremezler. Allah bizi ve seni sıratı müstakimine iletsin.

Bu yazı Ömer ibni Mollaya ulaşınca Şam halkını topladı ve hepsine bu yazıyı okudu.

İşte bu sebepten dolayı Allah Nureddin’in yolunu açtı ve bu sebepten dolayı Allah onu aziz kılan yarımını ulaştırdı. Çünkü o Kuran ve Sünnette aşmayan bir insandı.

Söyleyeceklerim bunlardan ibarettir. Kendim ve sizler için Allah’tan mağfiret dilerim.

Taviz Fıkhı 1. Bölüm

Taviz Fıkhı 2. Bölüm

Taviz Fıkhı 3. Bölüm

Taviz fıkhı: “Maslahat ve Mefsedet Kaidesi”

Taviz fıkhı: “Maslahat ve Mefsedet Kaidesi 2”

 Peygamberlerin Fiillerinden Delil Getirmeleri Birinci Bölüm

 Peygamberlerin Fiillerinden Delil Getirmeleri İkinci Bölüm

Dr. İyad Kuneybi – Allah’ın Peygamberleri Taviz Vermez

Dr. İyad Kuneybî – Allah’ın Peygamberleri Taviz Vermez – 2

 Ensar Mescidi

Ümmet-i İslam

BU HABERLER DE VAR!

“Günümüz Mürciesi’nin alim kriterleri” – Muhammed Ubeyde

Tarih boyunca İslama en büyük zararı veren iki büyük fırkadan biri olan Mürcie (biri de …

Muhaysini: “Aile dokumuzu dizi ve filmler aracılığı ile parçaladılar”

Kendisi Suudi Arabistan’da imam ve hatiplik yaparken Suriye devriminin başlaması üzerine her şeyini bırakarak Suriye’ye …