Cuma, 23 Haziran 2017

Mehmet Emin Akın Hoca: “İran bir rüyaydı, o rüyadan uyandık”

77Yaptığı ilmi çalışma, konferans ve tercümelerle tanınan yazar Mehmet Emin Akın, İran dini lideri Ali Hamaney’e yazdığı mektupları paylaştı. Suriye’de halk ayaklanmasının başladığı günlerde gönderildiği belirtilen mektupta Akın, Suriye meselesinde Hz. Hüseyin’in örnekliğini ortaya koyuyor. Mektupta, Hz. Hüseyin’in zalim ve fasık olarak nitelenen Yezid’e bağlılığını bildirmediği, fakat buna rağmen ona karşı Hristiyanlardan ve İslam üzere olmayan devletlerden yardım almadığının altı çiziliyor.

İran’daki devrim sürecinin Müslümanlar arasında büyük bir heyecan oluşturduğunu ifade eden Akın, o dönemlerde adeta bir rüyanın içinde olduklarını açıklıyor. Akın’a göre bu rüya, İran’ın Irak üzerindeki planları belli olana ve İslam Cumhuriyeti (!) Hafız Esed’in yanında saf tutana kadar devam etti. Öncesinde pozitif duygularla İran’a destek veren gençler, artık onların ideolojisini öğrenme ve tahkik etme yoluna girmişlerdi.

Mehmet Emin Akın o süreç için, “Ve bunun sonunda anladık ki; bizler sanki hiç de aynı dine iman etmiyormuşuz gibi bir manzara ile karşılaştık.” ifadesini kullanıyor.

Mehmet Emin Akın’dan Hamaney’e mektup. Bölüm 1:

er-Rahman, er-Rahîm olan Allah’ın adıyla

İran Cumhurî İslamî Rehberi, Ayetullah Ali Seyyid Hamenâî’ye sellemehullah

Hamd, Âlemlerin Rabbi eşsiz ve şeriksiz Âlimu’l-ğaybi ve ve’ş-şehade olan Allah’a, salât ve selam, sıdkın ve adlin, hakkın, hidayetin, rüştün, hikmetin, ilahî risaletin ve nübüvvet ilminin menbaı Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sonra da O’nun temiz Âli ve ashabına olsun.

I

Biliyorsunuz İslam; tevhit ve adalet, davet ve cihat, hikmet ve Müslümanlar arasında uhuvvete dayanan ve kuvvetini, tağutların hâkimiyetini yıkan tevhit ve cihattan alır. Buna Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabının ve Ali İbn Ebi Talib’in (selamullahi aleyhi) hayatı en büyük şahittir.

Allah, bizleri İslam’la kardeş kıldı. Allah tevhidi en üstün ilim ve kardeşliğimizi ve cihadı da bu akidenin muhafazası ve tuğyanın yeryüzünden silinmesinin vesilesi kıldı.

Kur’an; “Ancak Müminler kardeştir” dedi. Bunun içindir ki sahabe, kâfir anne ve babalarından teberri ediyorlardı. Hatta imkânları olduğu halde hicret etmeyenlerin müminlerin üzerinde bir velayetlerinin de olmadığını Allah bize haber verdi.

Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem); Medine’ye gelince insanları Allah’ın dininde kardeş kıldı. Müminlerin müminler üzerindeki hakkı; Allah’ın ulûhiyetine ve rububiyetine dâhil olan bir haktır. Bunun içindir ki; bir mümini bilerek ve kasten öldürüp onun kanını helal eden, kâfir olmuş ve İslam dininden çıkmıştır.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu dini tebliğ ettiğinde; onu eksiksiz ve kusursuz bir biçimde tebliğ edip tebyin ve tefsir etti. O bizi cahiliyenin şirklerinin tamamından ve soy sop asabiyetinden arındırdı.

O, bizlere âlemlerin Rabbi olan Allah’ın dinini öğretti. Müminleri; nesepleri ve atalarıyla övünmekten alıkoydu. Allah bizi dinde kardeş kıldıktan ve bizleri tevhidiyle şereflendirdikten sonra, kim bir asabiyete davet eder bu asabiyetin bayrağı altında ölürse, o cehennemin yakıtlarından olacaktır.

Resul (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi apaçık bir yol üzere bıraktı; gecesi gündüzü gibi olan; ondan ancak kalpleri kaymış olanların çıkacağını ve şaşıracağını haber verdi.

Şimdi, çok uzun ve ağır tarihî birikim olan yüzyılların ve muhtelif mezheplerin ihtilafı ve fırkaların çekişmesi ve Müslümanlar arasında çok kötü miras sayılabilecek bir geçmişimizin olduğunu siz de bilirsiniz. Fakat bunun yanında bütün Müslümanların hüsn-ü sena ile anacakları aydınlık bir tarihlerinin olduğunu ve bu dönemlerde; ilmin ve irfanın hayat bulduğunu ve salih ulemanın ve ilim ehlinin Müslümanlara rehberlik ettikleri ve diyarların fethedilip İslam’ın bununla kuvvet bulduğunu ve yeryüzündeki tiranlıkları ve tuğyanı büyük oranda temizlediğini ve küfür imparatorluklarını yeryüzünden sildiğini ve insanlığı çok büyük zulümlerden de kurtardığını hepimiz biliyoruz, bunu kimse inkâr edemez.

Yolunu izlediğiniz ve atasının dinini ihya etme cihadı veren Hüseyn radiyallahu anhu ve Ehli Beyt’in İmamlarının radiyallahu anhum ilmine ve fıkhına tabi olduğunuzu söylüyorsunuz. Devletinizin Anayasasını bu mezhep üzere inşa ettiğinizi ilan ettiniz.

Ehl-i Beyt-i Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zulme ve adaletsizliğe en çok direnen ve bu yolda fedakârlık yapan bir ümmetti. Onlar asla bir gün dahi zulümden ve zalimlerden yana olmadılar. Üstelik Müslüman olduğu halde, fasıklığı ve facirliği yüzünden Yezid’e bey‘at etmemiş ve onun nizamına ve düzenine karşı çıkmıştı. Hüseyin radiyallahu anhu bunu yaparken, ne Bizans’tan ve ne de başka bir küfür devletinden yardım aldı ve ne de onların velayetine girdi. Küfür ve şirk üzere olan hiçbir sistemle ve devletle Yezid’e karşı dahi olsa işbirliği yapmadı…

İslam’da; müminlerin kanları, canları, malları, ırzları kıyamet gününe kadar haram kılınmıştır. Mallar ancak helâl olan ticaretle ve ırzlar ancak sahih olan nikâhla helal olur. Müslümanların kanlarının veya canlarının helalliğinin ortadan kalkması ya şirkle ya küfürle ya da irtidad türlerinden biriyle veya kısası gerektiren bir cinayet sebebiyle helaldir. Bunun dışında Allah’a şirk koşmadığı ve bu şirki savunmadığı sürece, hiçbir Müslümanın mücerret içtihada dayalı bir fıkhî mezhep üzerine olması sebebiyle kanı helal değildir.

Biz, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) müşriklerle Hudeybiye’de bir sulh yaptığını biliyoruz. Bunun dışında Hendek gazvesinden önce ve Medine’ye hicretinde de Ehl-i kitapla ve Arap kabileleriyle musalaha yaptığını da biliyoruz. Fakat bunların hiç birisi; Müslümanın kanına karşı, kâfiri savunma ve kâfirlerin ve İslam düşmanlarının yanında olmayı meşru kılmadı.

İmam Ebu Hanife, İman Zeyd’in kıyamına destek verdiği için hayatından oldu. Müslümanlar hiçbir zaman Ehl-i Beyt’in âlimlerine salihlerine ve Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) torunlarına düşmanlık etmediler ve eserlerinde onları kötü lakaplarla anmadılar. Namazlarında ehli beyte salâtı ve selamı imandan bildiler.

Ehli Beyt radiyallahu anhum olmasa idi, Allah’ın tevhit ve ulûhiyetinden kimse bir şey eksiltemezdi. Ehl-i Beyt olmasaydı, Allah’ın risaleti yeryüzünden kalkmazdı. Onların varlığı da çektikleri de Allah’ın bir hikmeti ve hükmü gereğince idi. Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) başına gelenler de Allah’ın bir hükmü ve kaderi gereğince idi. Allah’tan başka kimse onların kaderlerini yaratmadı. Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) elinde olsaydı kendi başına ve evladının başına gelenlere engel olurdu. Bütün bunları ilminizin dairesinde olan hakikatlerdir.

Bizler, İran Devrimi yıllarında İran’a gelip Saddam’a karşı sizin yanınızda savaşı göze alacak kadar halis bir niyetin sahibi idik. Devriminizin gece ve gündüz yanında olduk. Sabahlara kadar haberlerinizi bekler ve caddelerde Şah’ın katil askerleri tarafından katledilen Müslümanlar için gözyaşları dökerdik. Sokaklara taşar, hıncımızı, öfkemizi dile getirirdik. Sizin haysiyetli kıyamınızla; Ümmeti Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) zulümden ve kahırdan bükülmüş belini doğrultacağınızı, ezilmiş onurunu kurtaracağınızı ve öne düşmüş olan ve utançla kararmış olan yüzümüzü ağartacağınıza güvenmiştik…

Ümmet, zillet içindeydi. Tağutlar ümmeti yönetiyordu. Müslümanların kahir ekseriyeti az bir dünya karşılığında dinlerini zalimlere satmışlar ve zilletin esfelinde çırpınıyorlardı. İran da böyleydi, birçok İslam bölgesi de böyleydi. Allah, size lütfuyla muamele etti ve kanlarınızın ayrıca gayretlerinizin meyvesi olarak da, genç, dinamik ve enerji dolu bir devletiniz oldu.

Hüseyin İbn Ali’nin radiyallahu anhuma kıyamını yeniden hatırlatan ve mirasını canlandıracak bir imkân verdi. Devrim öncesi ve sonrası, rehber Humeynî’nin ve devrimin bütün önderlerinin ve sancaktarlarının mesajı; Müslümanlar arasında “kardeşlik”, “vahdet” ve Amerikan emperyalizmini ve Siyonizm’i İslam topraklarından ve özellikle Filistin’den söküp atmak, doğrultusundaydı.

Siz devlet olur olmaz, Tağut Saddam’ın ve ABD’nin acımasız bir saldırısına ve savaşına maruz bırakıldınız. Biz, bu haksız savaşta hep yanınızda olduk. On yılda kaybettiğiniz insanlarınıza gözyaşı döktük. Ümmet-i Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kâfirlerin hile ve tuzaklarıyla nasıl büyük kayıplar verdiğini, servetinin ve gençliğinin bu savaşanlarda nasıl heder edildiğine şahit olduk. Ümmet belki de yüzyıllarca geriledi. Hars ve nesil fesada uğradı, ülkelerimiz ve güzel beldelerimiz harap oldu. İran’da da Irak’ta da bir uçtan bir uca, bütün haneler matemlerle doldu. Yüz binlerce insanımız sakat kaldı.

Siz Amerika ve Saddam ile ve aslında bir yandan da, Âl-i Suud’un silahlarıyla katledilirken, bizler bir gün olsun size karşı kurulan tuzaklara sevinmedik. Komşunuz ve kardeşiniz olması gereken Afganistan’da, Komünistlerle Müslümanların savaşı devam ederken, siz bu tarafta, Amerikan emperyalizminin maşası Saddam’la savaşıyordunuz.

Bizler henüz gençtik ve birçok şeyi bilmiyorduk. Bizler bir kez dahi evlerimizde Şia şöyledir veya böyledir diye bir tek söz işitmedik. Sizin hakkınızda âlimlerimiz bile cahillik içindeydi. Fıkhınızı ve akidenizi tanımıyorduk. Öyle ki Müslümanlar neredeyse size bir kadaset ve masumiyet atfetmeye başladılar; özellikle Ayetullah Humeyni o ileri yaşına rağmen dünyanın karşısında gösterdiği azim ve dirayetle gönüllerde özel bir yere sahip olmuştu. Olanlara inanamıyorduk, adeta bir rüya görmüş gibiydik. ABD, bir gün buralardan defolup gidecek mi? Diye kendimize soru sorarken, İran Devriminin yankısının bizde nasıl bir yanardağa dönüştüğünü bilmem tahmin edebiliyor musunuz?

Ne zaman ki, Arap Körfezi, İran körfezi sözleri dillendirildi ve ne zaman ki Irak’la Saddam’ın yalvarmasına rağmen savaşınızı sürdürmenizin gayesinin Kerbela ve Necef olduğunu öğrendik ve ne zaman ki (1982) yedi bin komandonuzun; Nusayri ve Saddam’ın eski ortağı Hafız Esed tarafından katledildiği ve binlercesi dozerlerle toprağa gömüldüğü (*) halde, Devrim’in rehberi Suriye Nusayrilerinin yanında yer aldığını duyduk, işte o zaman sizi tanımaya, akidenizi öğrenmeye fıkhınızı incelemeye ve bizim hakkımızda neler düşünüp düşünmediğinizi anlama çabası içerisine girdik.

Ve bunun sonunda anladık ki; bizler sanki hiç de aynı dine iman etmiyormuşuz gibi bir manzara ile karşılaştık. Sanki dinlerimiz ayrı, fıkıhlarımız farklı, Kur’an anlayışımız; te’vil ve mecâz anlayışımız farklı, vahdet-i vücutçu gibi bir inancın tüm devrim liderlerinin akidelerinin içinde yer ettiğini, şirk üzere olan İbn Arabî gibi bir felsefecinin, bir sufinin ve İhvan-ı Safacı ve Karmatilerin bir lideri olan Hallac’ın bütün sözlerine rağmen, yanınızda ne kadar değerli olduğunu, ayrıca Fatıma’ya vahyedilen ve “onyedi bin ayetten oluşan bir Kur’an’ın (Mushaf) olduğunu, İmamların Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) hariç bütün nebilerden üstün olduklarını, İmamların tamamen ma’sum olup hiçbir günah işlemediklerini, daha doğmadan annelerinin karnında bile bütün ilimleri bildiklerini, yetmiş bin dil konuşabildiklerini, onlar dilemeden ölümün onlara gelmediğini, onların ruhuyla Şia’nın ervahının Allah’ın Arş’ının altındaki özel bir tiynten yaratıldığını, İmamların masumiyetine inanmayanların kâfir olduklarını -ki bu masumiyete Muhammed Huseyn Fadlullah inanmıyor diye âlimlerinizin bir kısmı tarafından tekfir edildiğini ve Rasulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra mürtet olduklarını, okudukça öğrenmeye başladık.[1] Sonra, Ömer’in Fatıma’ya nasıl zulmettiğini, onun evini yakmaya kalktığını, sizin fıkhınıza göre necis ve lduğumuzu, nâsibi olduğumuzu, öldüğümüz zaman “muhalif” olduğumuz için üzerimize cenaze namazı kılındığında bize dua edilmeyip lanetlenmemiz gerektiğini, büyük Muhammed İbn Hasen et-Tusî’nin (385-460) et-Tehzîb isimli kitabının Kitâbu salâti’l-cenâiz bahsinde okuduk.

Humeyni’nin, bu günkü İran halkının, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanındaki Hicaz Ehlinden (Humeyni ısrarla sahabe demiyor, Hicâz ehli diyor) daha üstün olduklarını söylediğini ve hatta yakın yıllarda birçok âliminizin Mekke ile Medine’nin yönetiminin BM’nin kontrolüne verilmesi gerektiğini dile getirdiğini (Demek ki BM, Suud devletinden daha çok Allah’a ve ahiret gününe iman ediyormuş!) duyduk.

Şiî alimler, ister İranlı olsunlar ister Iraklı olsunlar Mescid-i Haramı ve Medine’yi Âl-i Suud denetiminden çıkarmayı ve kâfirlerin denetimine vermeyi, -ki zaten orası onların atalarının yurdu- düşünüyorlar, bu durum bize ABBASÎ Veziri İbn’u-l-Alkamî’nin, Abbasi Devletini yıkmak için Moğol Komutanı ve Meliki Hülagu ile gizli anlaşmasını andırıyor. O zaman bu Şiî âlimler, Filistin davasını sahiplenme hususunda yalan söyleyip takiyye yapıyorlar ve Müslümanları aldatıyorlar diye düşünmeye başladık.

Peki, bu durumda biz Ehl-i Beyt Mezhebine tabi olan âlimlerden böyle bir sözün sadır olmasına rağmen, neden Kudüs’ün Siyonist İsrail’in elinden alınması için başı çekmeye çalıştıklarını da sorabilir miyiz? Bırakalım Mescid-i Aksa da onların elinde kalsın! Madem ki Kabe’nin bile BM’in denetimine verilmesini istiyoruz, BM ile İsrail’in ne farkı vardır ki? Bu sözleri söyleyen âlimler, acaba hangi İsrail’in düşmanı oluyorlar? Biz de diyoruz ki, böyle âlimlerin akidesi ve dini Kâbe’ye sahip olacağına, ona Âl-i Suud sahip olsun daha hayırlıdır!

Bahreyn’deki elim ve üzücü olaylar vuku bulduğunda, İran’da ve Irak’ta Mollalar ve âlimler sokaklara çıkıp yürüdüler. Peki, mütevatir bir haber haline gelen; Kâbe’nin ve Medine’nin Suud’un elinden alınıp BM idaresine bırakılmasını isteyen bir tek cahil Sünnet ehli Müslüman duydunuz mu? Bahreyn’deki aslı İsmailî Şiîlerin haklı ve haksız siyasi istekleri Kâbe’nin BM emrine verilmesi meselesinden daha mı önemli ki, hiçbir Şiî âlim bu iddialara karşı çıkmadı ve en azından biz Türkiye’den böyle bir beyanat işitmedik? Bunda mazur olabiliriz.

Peki, şimdi şunu kendimize soralım: Biz Şia’nın genel akidesinin sahabeye karşı bir kin ve nefreti içerdiğini biliyoruz. Filistin meselesi ve Kudüs’ün yeniden fethi ki, bunda akidenize baktığımız zaman Mescid-i Aksa hakkındaki iddianızın sahih bir kaynağını göremiyoruz, böyle olunca da işin hakikatinin Teşeyyu’ mezhebini Filistin ve Kudüs davasıyla kamufle edip, bölgede hakimiyet kurmak ve taraftar toplayarak da Ubeydileri (Fatimîlerin) Suriye, Mağrib, Cezayir, Tunus ve Mısır’da yaptıklarına benzer büyük bir Şii devleti stratejisini gerçekleştirmek olduğunu düşünmeye başladık… Bunu itiraf etmeniz veya inkâr etmeniz bir şeyi değiştirmiyor.

Biz, bütün bu zanlarımıza veya yakinlerimize rağmen ABD’nin İran’ı işgal etmesini ve devletini yıkmasını istemedik, isteyemeyeceğiz de… Hiç sevmediğiniz Suud bile, Afganistan’da ABD’ye lojistik yardım sağlamıyor. Eğer Suud size güvenseydi sırtını ABD’ye yaslamazdı. Çünkü siz, bölgedeki Müslümanlara karşı yönelik çifte standartlı bir politika izliyorsunuz ve kargaşa artsın ki, Mehdi de gelsin istiyorsunuz. Kargaşa ve herc-ü merc nasıl çıkacak? Suriye’deki tavrınız soyut anlamda belki siyasi olarak anlaşılabilir. Ama durum bunun çok daha ötesindedir. Tarihî birikimleri ve bölgede Alevilerin ve Nusayrilerin Moğollar döneminde ve Haçlı istilalarında nasıl bir rol aldıklarını unuttuğunuz zaman, her şeyi tersinden işletmek zorunda kalacaksınız.

Şu anda sanki Hizbullah da aynı görevi üstelenmiş olarak kavga vermektedir. Tabiî ki bölge halkının en büyük düşmanı olan İsrail, yarın, böyle bir projenin karşısında bugün durduğu gibi duracaktır. İşte Büyük Fatimî İmparatorluğunu Şam bölgesinde tesis etmek ve buradan Mısır’ı kontrol altına almak bu projenin en önemli gayelerinden oluyor. İnternet sitelerinde “Mısır Bizimdir” diye kurulmuş olan Fatımî ideolojisini yükselten hareketlerle karşılaşıyoruz. Bu sitelerin Lübnan kaynaklı olduklarını zannediyoruz. Biz de kendi kendimize sormaya başladık; hedef “Büyük Fatımî Devleti” mi yoksa İsrail’in haritadan silinmesi mi? Biz de, Şia’nın yer altında saklanmış ve bütün dualara rağmen bir türlü çıkıp gelmeyen 12. İmamına iman etmiyoruz. Sözümün edebe aykırı olmasından ve sizleri incitmesinden Allah’a sığınırım; peki, o zaman ne diye size yardımcı olalım veya bizi sürüklemek istediğiniz ve Mehdî’nin kıyamına kapı açacağını zannettiğiniz, cehennemî savaşlara katılalım? Bu inancın Yahudilerin “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” inancıyla bir yakınlığı var mı yok mu?

Necef’te hâlâ Sahabeye küfreden âlimler, alenen dersler yapıyorlar, Kuveyt’te ise hakeza Ebu Bekir ve Ömer’e küfreden askerlerin haberlerini okuduk. Mısırlı facir ve mürtet Hasen Şahhate, hala Necef’te Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımına lanetler okuyor ve onu fahişe ilan ediyor. Yasir el-Habîb, Aişe validemize ahlaksız ve zina eden kadın iftirasında bulunuyor..! Peki, o zaman Humeynî ne diye Selman Rüşdi’nin katline fetva verdi?

Londra’da Aişe’ye lanet Konferansı düzenleyenler; Iraklı ve muhtemel ki İranlı, Hindistanlı ve Pakistanlı Şiilerdi; şimdi Ayetullah Humeynî’nin halifesi olarak semahetiniz acaba Yasir el-Habib’in ve eş-Şirazi’nin ve Necefte sahabeye küfredenler ve Londra’da dünyanın gözü önünde Aişe’nin ölüm yıldönümünü İslam’ın en büyük bayramı ilan edilmesi gerektiğini söyleyenler hakkında da Humeynî’nin yaptığı gibi ölüm fermanı ilan eder misiniz? Selman Rüşdi’’yi öldürmek için mi yoksa onu öldürtmemek için mi fetva verdi Humeyni? Fetva vermeden de öldürmek mümkünken, siyasi emeller bunun önüne geçmiş oldu. Müslümanlardan yüzlerce insanın bunun için ölmesine rağmen ,siz Selman Rüşdi denen şeytanı neden hala öldüremediniz? Ama askerlerinizin Suriye’de olduğunu söyleniyor..!
(*) Dera’da gösterilerin ilk iki günde, “dörtyüz kişi “öldürüldü ve Valisi tarafında birçoğu çöplüklere taşınıp orada yakıldı. İran’ın siyasi çıkarları bu kanı ve bu katliamı helal ve mübah görüyorsa, tarihinize ne yazılacağına siz karar vermiş sayılırsınız, Suriye’deki rejim karşıtı Müslümanlar değil.

[1] el-Kuleynî, Kitabu’r-Ravda Min’l-Kafî:c.2,s.296-c.8,s.245;Kitabu’l-Hucce Min’l-Kâfî:c.1,s.420, İbn Babeveyhi es-Sadûk, Kitabu’l-Hisâl:c.2,s.552; Ahmed İbn Muhammed el-Erdebilî, Hadiykatu’ş-Şia:s.235,275, 302 ;en-Nevbahtî, es-Sırat el-Mustekîm İlâ Mustahikkiyi-Takdîm.c.3,s.28; Molla Bakır el-Meclisî, Hayatu’l-Kulûb:c.2,s.240 ve Hakku’l-Yakîn:204,205, 219 [Ömer’e Şeytan diyor],s.223 [Ömer kendisinin kafir olduğunu biliyordu diyor]s.259 [Ömer’ veled-i zina diyor] s.270 [Osman’a kafir diyor];el-Kaşânî,Tefsiru’s-Sâfî:s.136,236),s. 273-274’te [Osman’ın cesedini Aliş2nin kaldırmadığını ve onun cesedini köpeklerin yediğini söylüyor]

Ali İbn Ebi Talib ise, sahabeden hiçbir kimseyi tekfir etmedi, hatta Muaviye’yi bile (Bkz. Abdullah İbn Cafer el-Himyeri, Kurbu’l-İsnâd:s. 45- Tehran)

incanews

BU HABERLER DE VAR!

İyad Kuneybi: “İslami çalışma ve pusulanın kaybedilmesi” (15. Oturum)

Tevhidi davet çalışmalarından dolayı hapiste bulunan Ürdün’deki değerli âlim Dr. İyad Kuneybi’nin 30 bölümlük “Şeriata Destek” …

Hollanda ile suni gündemin gölgesindeki öteki gündem

Hollanda ile başlayan gerginliğin bilinçli olarak iki taraftaki sağ seçmeni tetiklemek amacıyla artırıldığını düşünenlerdenim. Çünkü …